![]() |
GÜNCE |
![]() |
![]() | |||
ANTALYA KENTİNDE YAŞAYAN EVSİZLER HAKKINDA RAPORTarih: 20:23 on 28/2/2008 Kategori: Kent
Kent hayatının sokaklarında yaşayan küçük büyük insanlarımız, sıcak yardıma ihtiyaç duymaktadırlar. Bu insanlarımızın içinden çocukları, kadınları ve 65 yaşın üzerinde ama sağlıklı olan insanlarımızı çıkardığımızda, henüz toplum ve devlet tarafından sahip çıkılmayan bir grup vardır ki, biz bunlara “evsizler” diyoruz. Bu insanlar, aile bağları kopmuş, öteden beri yaşadıkları yerlerden ayrılmış ve kent hayatına tutunamamış kişilerdir. İnsanın en temel ihtiyaçlarından olan barınma ihtiyacını karşılayamayan ve kent sokaklarında yaşamak durumunda kalan insanlar olarak tanımlayabileceğimiz “evsizler” sorunu, çözüme kavuşturulması gereken ciddi bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Bu insanlarımızın bu durumda olmasının gerisinde, bir çok neden vardır. Her birinin öyküsü ayrı ayrı olabilir. Ortak noktaları ise, sokaklarda yaşamak zorunda kalmalarıdır. Çoğu bunu bir zorunluluktan ziyade, bir yaşam biçimi haline de getirmişlerdir. Yani “saray versen kabul etmez, illa da sokakta yaşamak ister.” İşte bu kesim insanlarımızın çok zor duruma düştüğü zamanlar vardır. Soğukların en üst derecelere ulaştığı aylarda, bu insanlarımızın bir barınma evinde korunmasına ihtiyaç vardır. Şimdilik bu insanlarımız uyuşturucu ya da alkol kullanmak suretiyle soğuklarla baş etmeye çalışmakta iseler de, bu süreç onların sağlık koşullarının gün geçtikçe daha da kötüleşmesine ve kent hayatı için, sağlık yönünden ciddi tehlikelerin de oluşmasına neden olmaktadır. Çünkü bu insanlarımızın bulaşıcı hastalıklara dönüşen sağlık sorunları, başka insanlarla temas halinde, tehlikenin boyutları bir kat daha artmaktadır. Verem Hastanesi sorunu: Konyaaltı ormanlarında yaşamını sürdürmeye çalışan “evsiz” Seyfi Yıldırım adlı yurttaşımız, üzerinde kimliği olmaksızın, sokak köpekleri ile birlikte yaşamaya çalışırken, bir tesadüf sonucunda, dernek üyesi arkadaşlarımız tarafından bulundu. Seyfi’nin kan tükürdüğünü fark eden arkadaşlarımız, bu olay sonrasında konuyu dernek bünyesinde paylaştılar ve sahiplenme kararı aldık. Bunun arkasından, Antalya Valiliği Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı ile bağlantı kuruldu. Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) İl Müdürlüğü uzmanları ile iletişime geçildi. Seyfi’nin önce kimliği, sonra yeşil kartı çıkartıldı ve bu arada Verem Savaş Derneği dispanseri’nde teşhis ve tedavi süreci başlatıldı. Seyfi’nin ilerlemiş derecede verem hastası olduğu teşhis edilince, yataklı tedavi görmesi gerektiğinden, Antalya kentinde, yatılı tedavi yapabilecek bir sağlık kurumunun bulunmadığı anlaşıldı. Oysa Antalya’nın Kepez’in üzerinde, şimdi Aşur Aksu Hastanesi olarak hizmet vermekte olan yerde, bir verem hastanesi vardı ve kentin ihtiyacını görmekteydi. Konyaaltı Dostları Derneği, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı, SHÇEK ve Verem Savaş Derneği işbirliği halinde, bir süre Seyfi Yıldırım bir pansiyonda barındırılmış, daha sonra Denizli ili, Buldan ilçesi’nde bulunan verem hastanesine sevki yapılmış ve bir dönem yataklı tedavi görmesi sağlanmış, iğneleri yapılmıştır. Evsiz Seyfi’nin yataklı tedavisi yapıldıktan sonra, Antalya’ya geri döndü ve dönüşünde, Konyaaltı Dostları Derneği tarafından barınma ihtiyacı, Verem Savaş Derneği tarafından dispanser hizmetleri ve aylık kısmen erzak, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği tarafından kısmen erzak ve para yardımı yapıldı ve 6 aylık tedavi süreci tamamlanarak, ilaçları kesildi. Ancak Seyfi’nin verem hastalığının yanı sıra, alkol bağımlılığı ve psikiyatrik sorunlarının da tedavisine ihtiyaç bulunmasına rağmen, buna bir bütün halinde çözüm üretilemedi. Konunun bu bölümü, Kent Konseyi Sağlık Alt Çalışma Grubu ile paylaşılarak, birlikte, yeni bir düşünce üretimi yapılabilir. Umutevi Projesi: Bir dönem, “sokak çocukları” da benzer konumda iken, bu kesim insanlarımız, şimdi Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) bünyesinde ele alınmaya, konu üzerinde düşünülmeye ve çözüm üretilmeye çalışılmaktadır. Başlangıçta Sokak (Umut) Çocukları Derneği’nin hazırladığı bir proje kapsamında, Yerel Gündem 21 Kent Konseyi’nin 1 nolu kararı ile “Umutevi projesi” uygulamaya konulmuştur. Umutevi projesi kapsamında Sokak Çocukları Derneği olarak ciddi çalışmalar yürütülmüştür. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel döneminde hazırlanan bir proje, kamuoyu ile paylaşılmış olmasına rağmen, Yamansaz civarında bir yer tahsisi gündemde iken, bu tahsis Dr. Bekir Kumbul’un Büyükşehir belediye başkanlığı, Mak. Müh. Süleyman Evcilmen’in de Muratpaşa Belediye Başkanlığı döneminde –her iki belediyenin kendi içinde yaşadığı çatışma sonucunda- gerçekleştirilememiştir. Bilinmelidir ki, Sokak Çocukları Derneği’nin ilk kurulduğu merkez, Süleyman Evcilmen ve eşi Dilek Evcilmen tarafından tahsis edilmiş bir yerdir ve bu derneğin yönetiminde de Dilek Evcilmen bir dönem görev almıştır. Umutevi projesi kapsamında başlangıçta oldukça yararlı çalışmalar yapılmıştır. Sivil toplum örgütü olarak Sokak Çocukları Derneği’nin o dönemler yürüttüğü gönüllü çalışmaları, Büyükşehir belediyesi’nin umutevinin kirasını ödemesi, Antalya Valiliği’nin güvenlik hizmeti ve SHÇEK İl Müdürlüğü’nün uzman yardımı sunması sürecin olumlu gelişmesine katkı sunmuştur. Antalya Barosu ile Tabib Odası gibi kurumların da –yeterli katkıları olamamıştır- ve bir aradanlığı sağlanmış, bu birlikteliğin bazı ayakları ciddi işlev görmüş ise de, esas ayağı olan sivil toplum örgütü Sokak Çocukları Derneği ile SHÇEK İl Müdürlüğü arasında yaşanan çatışmalar, sürecin başka bir biçime dönüşmesine yol açmıştır. Derneğin kendi içindeki iktidar çatışmaları da olumsuzluklara eklenince, dernek içi çatışmalar basına da –yanlış şekilde- aksedince umutevi tamamen zor duruma düşmüştür. “Sokak Çocukları Derneği”nin yönetimi değişmiş, bu konuda ciddi çalışmalar yürüten arkadaşlarımızdan Kadriye Çiftçibaşı küstürülmüş, dışlanmış, istifa etmesine neden olunmuş ve derneğin adı “Umut Çocukları Derneği” olarak değiştirilmiştir. Kadriye Çiftçibaşı’nı ve onunla aynı anlayışta çalışan ekibi küstürenler, bugün bu derneği tamamen atıl bir konuma düşürmüşlerdir. Bu arada söylemek gerekir ki, Falez otelde Kadriye Çiftçibaşı’nın öncülüğünde yürütülen bir vakıf toplantısında söylediği bir söz üzerine, Sokak Çocukları Derneği sıkı bir takibe alınmış ve Valilik tarafından gözden çıkarılması gereken hedef bir dernek haline getirilmiştir. Ancak, neticede derneğin hiçbir usulsüzlüğüne rastlanmamıştır. Bir dönem sonra Umutevi projesi kapsamında yürütülen çalışmalar sadece bir uzmanlık çalışması olarak görülmeye başlanmış ve yönetim tamamen SHÇEK’in insiyatifine bırakılmış, -bakanlık katında kabul gören bir anlayışla- SHÇEK Genel Müdürlüğü ve İl Müdürlüğü derneği safdışı bırakmıştır. Bu görüşün arkasında –Devlet Bakanı Hasan Gemici döneminde (danışmanı da bu yönde ciddi çalışmalar yürüten Yusuf Ahmet Kulca arkadaşımız olduğu halde)- çocuklarla ilgili çalışmaların, sivil toplum örgütlerinin hakimiyetine bırakılamayacağı[1], bu konuda sadece devlet kurumlarının çalışma yürütebileceği anlayışı yer almıştır. Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Av. Hasan Subaşı döneminde, umut evi ciddi bir şekilde desteklenmiş ve bu sorunun, sorun olduğu bilinci açığa çıkarılmıştır. Türkiye genelinde de konu açığa çıkınca, konu devlet katında ele alınmaya başlanmıştır. Bir yandan hukuki düzenlemeler, diğer yandan devletin bu konuya duyarlılığı artmıştır. Ancak Dr. Bekir Kumbul’un yönetime geldiği dönemden sonra, umutevinin bulunduğu çevredeki halkın itirazı gerekçe gösterilmek suretiyle, Antalya Büyükşehir Belediyesi görevlileri, umutevinin tabelasını sökmüşler ve umutevi ile belediye işbirliği utangaç bir döneme girmiştir. Üstelik bu dönemde Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Bekir Kumbul’un danışmanı aynı zamanda o dönem Umut Çocukları Derneği’nin yönetim kurulu üyeliğini yapmakta olan Av. Murat Bulat’tır. Nedense konu ile ilgilendiğini sandığımız arkadaşlar etkili bir konuma gelince, önce kendilerinin içinde yer aldıkları projelerin sönümlendirilmesi görevini üstlenmişlerdir. Bu durum bakanlık katında Yusuf Ahmet Kulca yönünden oluşmuş ise, Muratpaşa Belediyesi Başkanlığı katında Süleyman Evcilmen ve Dilek Evcilmen yönünden, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanlığı katında da Av. Murat Bulat yönünden olmuştur. Projeye yeterince sahip çıkılmamış, çıkılamamıştır. SHÇEK bünyesinde neler var? Nihayetinde Antalya Valisi sayın Alaaddin Yüksel’in göreve geldiği tarihten sonra Antalya Valiliği’nin öncülüğü’nde, Çalkaya Beldesi hudutları dahilinde “Sevgi Köyü projesi” uygulamaya konulmuştur. “Umutevi Projesi” ise uygulamadan kaldırılmış ve SHÇEK bünyesinde “Mağdur veya Suçlu kız çocukları”nın barındığı, Çocuk ve Gençlik Merkezi projesi kapsamında “Umutevi Kız Çocuk İlkadım İstasyonu” haline dönüştürülmüştür. Çocuk ve Gençlik Merkezi projesi kapsamında, otogarın alt kısmı, Öğretmenevi yanında, barakalardan oluşmuş “Erkek Çocuk İlkadım İstasyonu” olarak da ayrı bir merkez de oluşturulmuştur. Sokak çocukları kendi içlerinde ayrıştırılarak, uyuşturucu ve madde bağımlısı olanların AMETEM ya da UMATEM bünyesinde tedavileri yapılmakta, daha sonra aileleri ile bağ kurulabilenleri, ailelerine kazandırılmaktadır. Okuma eğilimi olan ve uyuşturucu bağımlılığı bulunmayan çocuklarımızın hakkında Sulh Hukuk hakimlikleri aracılığı ile korunma kararları alınmakta ve yetiştirme yurtlarına yerleştirilmektedir. Ailelerine kazandırılamayan ya da yetiştirme yurtlarına alınamayan çocuklarımız ile ise sokakta bağ kurularak, değişik yardımlar yapılmak suretiyle, denetim altında tutulmaktadır. Alternatiflerden bir diğeri de, Milli Eğitim Müdürlüğü bünyesinde bulunan Yatılı İlköğretim Bölge Okullarıdır (YİBO). SHÇEK ile Millieğitim İl Müdürlükleri işbirliği ile, ailesi olan ve fakat eğitim desteğine ihtiyaç duyan ailelerin çocukları için, yatılı okul alternatifi de değerlendirilmektedir. Antalya Emniyet Müdürlüğü Çocuk Şube Müdürlüğü’nün de çocuk suçlularına uluslararası sözleşmeler ve iç hukukta gelişen çocuk hakları kapsamındaki yaklaşımı da, sistemin işletilmesine katkı sunmaktadır. SHÇEK daha çok okuyan çocuklarımız için 25, okumayan çocuklarımız için 18, kız çocuklarımız için ise evlenme dönemine kadar yetiştirme yurtları aracılığı ile etkin bir işlev görmektedir. Bunun dışında şiddet gören ya da sokağa düşen kadınlarımız için geçici –azami 3 aylık- Kadın Sığınma Evi vardır. 65 yaşını geçmiş ve fakat bulaşıcı herhangi bir hastalığı olmayan yaşlılarımız için “huzurevi” vardır. Aynı hizmeti YAKODER Yaşlılar Evi de vermektedir. Hukuki gelişmeler ve çağdaş ceza hukuku anlayışına uyum göstermeye çalışan Türkiye’deki iç hukuk normlarındaki değişiklikler sonrasında, kısa süreli hürriyeti bağlayıcı hapis cezalarına alternatif ceza ve denetim türleri geliştirilmiş ve Adalet Bakanlığı bünyesinde “Denetim Büroları” oluşturulmuştur. Bu bürolar ile SHÇEK ortaklaşa çalışmalar yürütmektedir. Kent Konseyi Toplum Çalışma Grubu’nun bu süreci de izlemeye almasında yarar vardır. Ne yapılabilir? SHÇEK’nun bünyesinde bulunan kurumlarda barındırılmayan ve sorunlarına yanıt üretilmeyen iki kesim vardır: Bunlar, 18/25-65 yaş arasındaki sokak insanlarımız ile herhangi bir hastalığı bulunan 65 yaş üzerindeki kimselerdir. Bu yaş ve konumdaki insanlarımıza hiçbir kurum, kuruluş, bütünsel bir çözüm sunmamaktadır. Sosyal devlet olmanın bir gereği olarak, bu konumda olan evsiz yurttaşlarımıza da el uzatmamız gerekmektedir. Antalya kentinde ne kadar evsiz insanımız yaşamaktadır, gerçek sayılarının tespiti için ciddi bir araştırma yapmak gerekmektedir. Ancak kaba bir gözlemle sıcak yardıma ihtiyaç duyan 15 ya da 20 insanımızın olduğu gözlenmiştir. Bu insanlarımız zaman zaman amelelik, bahçıvanlık gibi günü birlik işler yapmakta iseler de, daha çok dilenerek hayatlarını sürdürmektedirler. Barınma ihtiyaçlarını ise daha çok parklarda, sokak aralarında ve geçici yerlerde gidermektedirler. Gündüz vakitleri ise köşe başlarında, parklarda dolaşarak vakit geçirirler. Bu insanlarımıza düzenli ve sürekli bir ev versek dahi, böyle bir evde yaşama alışkanlıklarını kaybetmiş olduklarından dolayı, sokaklarda yaşamayı tercih etmektedirler. Evsizlere köklü bir çözüm üretme imkanı henüz yaratılamamış ve henüz zihniyet olarak bu anlayışa gelinememiş ise de, Deniz Yıldızları hikayesinde olduğu gibi, ulaşılabilen ve çok zor durumdaki insanlarımıza sıcak yardım yapılabilir. Çoğu bakımsız, sağlık sorunları yaşayan evsiz insanlarımız, diğer bir çok sorunlarına ek olarak kışın soğuk günlerinde barınma sorunu yaşamaktadırlar. Bununla ilgili olarak –bundan 4/5 yıl öncesinden bu yana- Antalya Valisi sayın Alaaddin Yüksel ile zaman zaman görüşmeler yapılmış, gazetelerde yazılar yazılmış ve Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı Müdürü Ahmet Çalım’a bu sorunun giderilmesi için de gerekli talimat verilmiştir. Ancak her nedense, bu yönde ciddi bir çalışma ve kadro oluşturulamadığı için, sorun devam etmektedir. Bir dönem İstanbul’da valilik ve belediye işbirliği ile kapalı spor salonları ve Kızılay battaniyeleri ile bu bakınma ihtiyaçları giderilmeye çalışılmıştı. Buna benzer bir yaklaşım dahi, bu ihtiyacı giderebilir, ancak bir türlü bu yönde ciddi çalışma yapılmamaktadır. Bu ve benzeri geçici çözümler dahi, henüz Antalya kentinde üretilememiş, evsizlere gerçekçi bir yardım ve toplum eli uzatılamamıştır. Bu nedenle geriye dönerek, evsizler için, sokak çocukları için uygulanan projenin bir benzerinin üretilmesi ve Kent Konseyi’nin kararı ile uygulamaya konulmasında yarar vardır. Bu proje nasıl olmalıdır? İşleyiş tarzı üzerine birlikte düşünceler geliştirebileceğimiz, ucu açık tutulabilecek bir süreci başlatmamız gerekiyor. Önce geçici de olsa evsizlerin, gönüllü olarak gelip kalabilecekleri ve uğrak yeri haline getirebilecekleri bir “umutevi” projesi hayata geçirilmelidir. Buraya gönüllü olarak gelen ya da gelmesi sağlanan evsiz insanın, kimliği, yeşil kartı çıkartılmalı ve daha sonra bir bütün halinde sağlık kontrolü yapılmalıdır. Bir evsizin, yaşadığı ortam gereği, birden fazla sağlık sorunu olmaktadır. Bu insanların sağlık ihtiyaçları, aynı zamanda barınma ve yeme içme ihtiyaçları ile birlikte karşılanmalıdır. Bunun için en uygun çözüm, yeni bir “Yetişkin Umutevi” projesinin hayata geçirilmesidir. Gönüllü bir sivil toplum örgütü olarak, Konyaaltı Dostları Derneği olarak, biz böyle bir projenin yürütümünü üstlenmek isteriz. Kent Konseyi Toplum Çalışma Grubu’nun ortak bir çalışması haline getirilebilir ve SHÇEK ile bu proje ortaklaşılabilir. Bu arada, umutevinde barınma ve yeme içme ihtiyaçları karşılanacak olan evsizlerin durumunda olan insanlara hizmet vermek üzere kurulmuş yerler ile bağlantı kurularak, katalizör işlevi görülebilir ve örneğin Büyükşehir Belediyesi’nin Sosyal Hizmetler Daire Başkanlığı Acize Şefliği ile Antalya Valiliği Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’nın “Sokak Çocukları Fonu” gibi “Yetişkin Sokak İnsanları Fonu” oluşturularak parasal katkı sağlanabilir, Muratpaşa Belediyesi Adalya Vakfı Aş Evi’nden yiyecek karşılanabilir. Verem Savaş Derneği ve Dispanserlerinde, evsizlerin sağlık taraması yapılabilir ve diğer ihtiyaçları yeşil kartları aracılığı ile Devlet Hastaneleri bünyesinde giderilebilir. SHÇEK bünyesindeki uzmanların yardımı ile de yaşlı ve kimsesiz olan bu insanlarımızın öyküleri araştırılabilir, aynı zamanda ruhsal destek verilebilir. Şartları oluşan yetişkin evsiz, sokak insanlarının ise huzurevi gibi kurumlara alınarak, sürekli barınması gerçekleştirilebilir. Saygılarımla. 05.02.2008 Av. İsmail DUYGULU Konyaaltı Dostları Derneği YK. Üyesi ve Sekreteri Aktivist [1] Bu yaklaşım, 28 Şubat sürecinin de etkisi ile bazı dini dernek ve kurumların yatılı olarak işletmekte olduğu korumlarının devlet kontrolü altına alınma girişiminden doğmuş ise de, sivil toplum kuruluşlarının sokak çocukları hakkında yatılı hizmet sunma imkanı ellerinden alınmış ve gönüllü çalışmalara zarar verilmiştir. Demokrasi, özgürlük ve ekolojiTarih: 22:25 on 7/1/2008 Kategori: Siyaset
Bugün geldiğimiz noktada, “Demokrasi, özgürlük ve ekoloji” fikri etrafında bir araya gelmekten başka çaremiz kalmamıştır. Ancak, Türkiye’de kurulu hiçbir siyasi parti, ne demokrasiyi ne de özgürlüğü henüz içselleştirmiş değildir. Bu nedenle bir araya gelme ve örgütlenme anlayışlarında zafiyet vardır. Demokrasi, bir ülke içinde yaşayan insanların doğrudan iradelerini koyabildikleri ve salt çoğunluğun değil, aynı zamanda azınlıkların da kendi düşüncelerini ifade etme ve var olma özgürlüğünü kullanabildikleri bir sistem olarak anlaşıldığında, kanımızı donduracak derecedeki görüşler dahi kendisine özgürlük alanı bulabilmelidir. Ülkelerin salt kana dayalı oluşumları artık geçerliliğini yitirmiş, başlı başına Dünya bir ülke haline gelmiştir. Özgürlüğü de bütün bireylerin kendi maddi ve manevi bütünlüğünü oluşturabilme, ifade edebilme, kendisini yaşayabilme hakkını hayata geçirmesi olarak anlamak gerekir. İnsanlar kendi özgüllerinde farklı olabilirler ve bu farklılıklarını yaşatabilirler. Ekoloji, yeryüzünde var olan canlı ve cansız bütün varlıkların karşılıklı olarak etkileşimlerini inceleyen bir disiplin alanı. Yani birimiz, diğerimizin varlığından etkileniyor, bir Kutup Ayısının yok oluşu, sıranın bize de geleceğinin işaretini veriyor. İnsan Rahman-i ve Şeytan-i duygu ve düşüncelerle vardır. Zıtların birliği aynı bedende bulunur. Bir şey iyi ya da kötü olarak kabul edilemez. Aynı zamanda hem iyidir, hem de kötü. İşte demokrasinin, özgürlüğün, ekolojik bir anlayışın sosyal yanını öne çıkardığımızda, her ekosistemin kendi içinde özkültürel değerleri vardır. Her değeri, kendi içinde ele almak ve başka değerlerle etkileşimlerini gözlemek gerekir. Bugün ne düşünüyoruz? Feodal üretim ilişkilerinin sonlanıp, kapitalist üretim ilişkilerinin geliştiği 19 ve 20. yüzyılda, feodalizm ile kapitalizm aynı anda, başat bir süreç yaşamıştır. Bir toplumda yaygın olan üretim ilişkileri, diğer bir toplumda azalmış ya da artmış olabilir. Aynı toplum içinde dahi farklı üretim ilişkileri devam ediyor olabilir. Türkiye toplumunda da, farklı üretim ilişkileri aynı anda süregelmiş, kapitalizm bugün çok daha değişik bir sürecin içine girmiştir. “Mavi yakalılar”, “beyaz yakalılar” ve “altın yakalılar” olarak adlandırılan çalışanlar, içinde bulundukları üretim ilişkileri ve konumları itibariyle yeniden bir tarife ihtiyaç duymaktadır. Hangi biçimde bir üretim gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin, mal ve mülk ile hizmet üretimi karşısında, nakit sahibi olanlar ayrışıyor. Ne kadar malınız, mülkünüz, ne kadar çok hizmet üretiminiz olursa olsun, nakit değilseniz bir “hiç” olabilirsiniz. Artık üretimin ve ticaretin yeni biçimler aldığını görüyoruz. İnsan düşüncesinden daha ileriye doğru sıçramış olan bu üretim biçimi, “patent ve marka” tescillerinin artmasında kendisini gösteriyor. Elle tutulan bir “mal ve hizmet üretimi” değil, daha çok “buluş”ların gerçekleştirildiği bir çağda yaşıyoruz. Finans kapitalizm ve özgürlük Siyasette Dünya demokrasi değerleri üzerinden tartışmalarını ilerletmişken, Türkiye gibi ülkelerde ulus-devlet modeline sımsıkı sarılmaktan başka bir alternatif geliştirilememiş görünüyor. Bu bakımdan, kendisini sosyalist olarak lanse eden Kuzey Kore ile Türkiye arasında pek bir fark yok. Ama ekonomik açıdan, örneğin bilgisayar ve program üretimi alanında Hindistan bugün Türkiye’den daha ileri bir üretim sürecini yaşıyor. Demek ki, hangi ülkenin demokratik ve gelişmiş, hangi ülkenin otokratik ve geri kalmış olduğunu sorgulamada ortaya koyacağımız kriterlerimizi değiştirmeye ihtiyacımız var. İşsizlik var mı? Yoksulluk var mı? İnsanlar aç mı? Yeryüzü ısınıyor mu? Piyasada nakit dönmüyor mu? Ortak organizasyon devlet, insanlarının zorunlu sosyal ihtiyaçlarını karşılamakta aciz mi? O halde sorun vardır ve bu sorunların karşısında, aynı boyuttan bakarak çözüm üretilemez. Her sorun, doğduğu atmosferin ötesinde bir yaklaşım ile çözülebilir. Artık siyasete de, ekonomiye de, hayata da farklı bir bakış geliştirmek zorundayız. Hamasi cumhuriyet, ulus ve devlet kavramları üzerinden üretilen siyaset miladını doldurmuş ve yeni bir miladın başlaması için ramak kalmıştır. Siyasette “demokrasi”, üretimde “düşünce”, yaşam biçiminde “birey değerlerinin özgürlüğü ve doğayla uyum” ilkelerini iyi anlamak gerekiyor. Günümüz ekonomisi finans kapitalizmin hakimiyetinde olan bir ekonomi işlerliğine sahiptir. Finans kapitalizmi, likidite sahibi, yani nakit, yani sermaye sahiplerinin, bankaların, finansörlerin sistemidir. Devlet bütün hukuki sistemini, finansörlerin düzeninin korunması üzerine geliştiriyor. Toprak sahiplerine karşı hukuksuzluk yapabilirken, finansörlerin sistemini özenle koruyor. Bunlar sadece parayı çalıştırmakla elde edecekleri gelirle yaşarlar ve “bu düzen iyi düzen” diye düşünürler. Onların dışındakiler ise, sadece onlara bağlı olarak çalışırlar. Finansörlerle, onlara bağlı çalışanlar arasındaki kavgada, biz finansörlerin karşısında saf tutmak durumundayız. Yani marabaların, yani amelelerin, yani ağzı kokanların, yani emekçilerin, yani yoksulların, yani çalışanların, yani avukatların, muhasebecilerin, doktorların, öğretim üyelerinin, yazarların, emeği ile geçinenlerin. İşte emeği ile geçinenlerin önünde, demokrasi, özgürlük, ekolojiden yana, bağımsız bir duruş görevi vardır. Önce inanmak ve yönelmek gerekir. Altı bardakta hayatımız ve suTarih: 22:18 on 7/1/2008 Kategori: Ekoloji
Bira, şarap, damıtık içkiler, kahve, çay ve colanın tarihi insanlığın tarihini anlatır bize. Ama dönüp dolaşıp temiz bir suya ulaşmak için insanlık neler vermedi? Savaştı ve bu gün yine suya döndü. İlk keşfedilen alkollü içeceğin bira olduğunu ve şarabın bundan daha sonra keşfedildiğini, Hz. Muhammedin ise biraya değil de şaraba lanet ettiğini, haram kıldığını biliyor muydunuz? Vallahi ben şimdiye kadar neden bunun böyle olduğu üzerine kafa yorardım ama, açıkçası bilmezdim. Hz. Muhammed önceleri alkole karşı çıkmamış. Rivayete göre, yoldan geçerken şarap içen kişileri görmüş, selam verip geçmiş. Dönerken şarap içen kişiler kavga ediyorlarmış ve “Şaraba lanet, haram olsun!” demiş ve böylelikle şarap Arap toplumunda haram kılınmış. Peki bira? Bereketli Hilal olarak bilinen Arabistan yarımadası’ndan Mısır’a kadar uzanan bölge, ilk alkollü içki olarak biranın keşfedildiği bir yer. Hz. Muhammedin yaşadığı dönemlerde dahi alkollü bir içki olarak bira var ve ticari olarak da alınıp satılır hale getirilmiş durumda. Bira çabuk bozulan bir içecek olduğu için, taşınması, saklanması pek kolay olmuyor. Yunan ve Roma toplumunda yeni bir içecek keşfediliyor:Şarap. Şarap ilk başlarda kolay saklanan bir içki değil ama, zaman sonra saklandıkça değer kazanan bir içecek oluyor. Zaman sonra şarabın yerini damıtılmış içkiler alıyor ve geliniyor bugüne. Bira, şarap ve damıtık içkilerin dışında, henüz alkollü içki olarak sıvı içecek keşfi yapılmış değil. Bunun karşısında kahve, çay ve colanın keşfi ise daha başka bir ortam yaratıyor. Şarabın haram kılındığı toplumlarda kahve ve çayın satıldığı kahvehaneler açılıyor. Dünya’da henüz yazılı ve görsel basının olmadığı dönemlerde, kahvehaneler piyasa haberlerinin alındığı ilk mekanlar oluyor. Bir tüccar ya da bir yönetici halk arasında neler konuşulduğunu kahvehanelerden topladığı istihbarata göre değerlendirir, ona göre tedbirini alırmış. İlk borsa ve sigorta çalışmaları kahvehanelerde başlamış. Daha sonra bugünkü halini almış. Belirli mesleklere dair insanlar, belirli kahvehaneleri oluşturmuşlar. Birbirleri ile daha kolay iletişim kurar hale gelmişler. Biranın, şarabın ve damıtık içkilerin içildiği yerlerde, insanlar uyuşuk bir hale gelirken, kahve ve çay daha uyanık ve dinç kalmayı sağlıyor. İnsan bedeninin en çok ihtiyaç duyduğu madde su. Su olmadan insanın yaşaması düşünülemez. Fakat yeryüzünde sağlıklı su bulmanın, suya ulaşmanın zor olduğu koşullarda, su yoluyla hastalıkların daha kolay yaygınlaştığı, alkollü içecekler sayesinde insanların su ihtiyaçlarını tehlikesiz olarak karşıladıkları görülmüş. Kahve ve çay içiminde de suyun ısıtılarak bu içeceklerin içilebilir olması, insanları hastalıklardan korumuş. Oysa cola öyle mi? Su da bulunan bütün bakterileri olduğu gibi taşıyan cola, bugün insanların hayatını ciddi şekilde değiştirmiş ve tehlike altına sokmuştur. Ama Cola ile Amerika Dünya’ya yayılarak bugünkü imparatorluğunu kurmuştur. Bugün insanlar suya dönüş yapmışlardır. Bugün kentimizde su tekellerinin, kaynağından alıp da bizlere ulaştırdığını ileri sürdükleri su ile belediyenin çeşme suyu arasında pek fark olmadığı görülmektedir. Su satış yerlerinin çoğunun sağlıksız yerler olduğunu tespit etmemiz zor değil. Varmamız gereken nokta temiz ve sağlıklı bir su kaynağıdır. Kentler geliştikçe, diğer yandan da eskimektedirler ve su kaynakları kirlenmekte, su taşıyan borular çürümekte, suya dışarıdan atık maddeler karışmaktadır. İnsanlık tarihini anlatan su tarihi, gelecekte insanlığın yeni savaşlarına gebe haldedir.
Gazetecilik zor, hele bağımsız olmak...Tarih: 22:14 on 7/1/2008 Kategori: Havuz
Gazeteci Umur Talu, takip ettiğim, düşüncelerine önem verdiğim, dikkate değer gazetecilerden birisidir. Erdal İnönü’nün ölümü üzerine yazdığı yazı üzerine, Aydın Doğan’ın avukatı aracılığı ile Sabah gazetesinde kullandırılan “cevap hakkı”nı ve sevgili Umur Talu’nun buna karşılık yazdığı yanıtı okudum. Gazetecilik yapmak kolay bir iş değil. Tabii ki, bağımsız olanını yapmak ise gerçekten zor. Yazı yazdığınız işyerinizden kovulmayı da göze alarak gazetecilik yapmak durumundasınız. Çoğu zaman geçiminizi sağladığınız yazı yazma olanaklarınızın elinizden alınması, sokak ortasında kalıvermeniz gibi bir şey. Her şey yolunda giderken, birden kala kalmak. Kala kalmayı göze alarak gazetecilik yapan, üstelik de bunu kimseye “yaranma” uğraşı göstermeden, dosdoğru bir şekilde, içinden, aklından geldiği gibi yapma cesareti gösteren ender gazetecilerden biri, Umur Talu. Aydın Doğan’ın vekili Av. Şehnaz Yüzer ve bu büronun ortakları konumunda olan Galatasaray Üniversitesi Rektör adayı Prof. Köksal Bayraktar, daha önce defalarca Umur Talu’yu savunmuş olan avukatlar. Mesleğin profesyonelliği işte. Ama şimdi kılıçlar karşı karşıya çekilmiş, kılıcın keskin yanı ve ucu Umur Talu’ya doğrultulmuş durumda. Bir vekilin, müvekkilini, onun hak ve çıkarlarını savunması, profesyonel mesleğinin bir gereği. Ama bir gazetecinin mesleğine, ekmeğine ilişkin dil uzatmak ise, gerçekten haddini aşmak oluyor. Sabah gazetesi köşe yazarı Umur Talu’nun 2 Kasım 2007 tarihli Sabah gazetesindeki köşesini okuyan okuyucular, bu yazıyı daha iyi anlayabilirler. Konu kısaca şu: Erdal İnönü’nün solu toparlamak amacıyla yeni bir hareket geliştirildiği ve İnönü’nün de bu çalışmalara katkı sunduğu bir süreçte, Sevinç İnönü’nün, kardeşine kefilliğinden kaynaklanan bir haciz olayı nedeniyle Erdal İnönü’nün çok önceden kurdukları bir vakfa bağışladığı mal varlığının haczedilememiş olması, “Hacizden vakıf kurtardı!” başlığı ile Hürriyet gazetesi’nde haber olur. Haberde “Erdal İnönü’nün bu haciz olayından dolayı başının dertte olduğu” ifade edilirken, "Yeni parti hazırlıkları içindeki İnönü'nün başı dertte" vurgusuyla verilerek, CHP’ye rakip yine bir sol partinin önü tıkanmaya çalışılmış ve bu haberlerden sonra, Erdal İnönü parti çalışmalarından uzaklaşarak, yeni partinin de önü tamamen tıkanmıştı. Umur Talu, “işte o gün, Erdal İnönü’nün yaralandığını, bugün ise öldüğünü” ifade eden bir yazı kaleme almıştı. Aydın Doğan’ın vekili Sabah gazetesine gönderdiği düzeltme yazısında, bütün bunların Aydın Doğan ile ilişiğinin olmadığını, Aydın Doğan’ın gazetesinde yazılan yazılara müdahalesinin bulunmadığını ifade ediyor, “Hürriyet’in o günlerde yaptığı tam bir gazetecilik olayıdır.” diye savunuyor ve soruyor: “Şahsi düşmanlığını, akıl almaz iftiralar atacak kadar ağır takıntı haline getiren bir kişinin gazetecilik yapmaya devam etme hakkı var mıdır?” Yani artık Umur Talu’nun, “gazetecilik yapma hakkının kalmadığını, bunun ortadan kaldırılması için bir yerlere talimat ya da mesaj verildiğini” ifade ediyor. Yazıyı kaleme almış görünen Av. Şehnaz Yüzer, ama arkasındaki asıl güç farklı. Umur Talu, “Gazetecilik yapmaya devam ediyor hala!” başlığı ile bütün bu olan bitene yanıt veriyor ve açık bir çağrıda bulunuyor: “Şahsi düşmanlığını akıl almaz iftiralar atacak kadar ağır takıntı haline getiren bir kişinin GAZETECİLİK YAPMAYA DEVAM ETME HAKKI VAR MIDIR? İşten attırın, basın kartımı iptal ettirin, her kapıyı kapatın, vurun bari! Metnin deyişiyle: Kendine "Gazeteci" diyebilen bir kişi de, ‘Hukukçu’ diyebilen bir kişi de, böyle bir soruyu nasıl sorabilir hayretle karşılıyoruz! ‘Hayretle’ geçiştirilebilecek gibi değil. Çünkü, ‘basın özgürlüğü’ne ağır hakaret. Birileri, kimin gazetecilik yapıp yapmayacağına karar verme, bunu ‘gerekli soru’ sayma hakkı var sayıyor. Ve biliyor musunuz, hele kartel varsa, bu çok mümkün. 2001'de kovulduğumda, Star sürprizine kadar, Cumhuriyet de dahil, kimse ‘gazetecilik yapmaya devam etme hakkı’ vermemişti; lanetlendiğim için. Şimdi çok ciddi soruyor, çağrı yapıyor, cevap ve ilgi bekliyorum: 1. Üyesi olduğum Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Çağdaş Gazeteciler Derneği başta, meslek örgütlerinin (aslında meslektaşların da, belki medya sitelerinin de) bu itham, soru ve tehditkar sindirme, susturma çağrısına bir diyeceği olmalı. Bekleyeceğim. 2. İstanbul Barosu, Barolar Birliği; bir Vekil Avukat'ın, bir hukukçunun; bir gazetecinin meslek hayatını sürdürmemesi için çağrı yapmasına bir şey diyebilmeli. 3. Galatasaray Üniversitesi başta, özellikle iletişim fakülteleri, bir rektör adayı bürosundan yazılabilen bu ‘anti demokratik’ ifadeyi görebilmeli. Tabii, Sayın Bayraktar'ın kendisi ve vicdanı da. 4. IPI, WAN gibi uluslararası ‘basın özgürlüğü’ kuruluşları, özgürlük ve eleştiri hakkını tehdit eden o cümleden haberdar olmalı. 5. TÜSİAD ve Başkanı; Üye vekillerinin; eleştiri, haber, bilgi, sorgulama hakkı kullanan gazetecileri meslekten kazıtma tavrına karşı, ‘Cumhuriyet, demokrasi, AB normları’ ile tüzüğü uyarınca bir şey yapmalı! 6. ‘Şahsi düşmanlıklarım’dan bıkmış okura da saygı iletiyorum. Mesleği ve meslektaşları ayıba boğanların layık gördüğü ‘üzerimdeki ebedi ayıp gölgesi’ni de takdirlerine sunarak. Belki iş verdiler, işverendiler ama; bu mesleği bana da, meslektaşlarıma da vekiller, müvekkiller vermedi ki onlar alabilsinler!” Gazeteci olmak çok zor bir iş. Hele bağımsız olmak. Umur Talu gibi ayakta kalmak ise çok daha zor olsa gerek. Umur Talu ve onun gibi olanlara saygılarımla. 103 Çad'lı çocuk ve Türkiye'nin köpekleriTarih: 22:11 on 7/1/2008 Kategori: Hayvanlar Alemi
Çad ile Sudan’ın sorunlu bölgesi Darfur arasındaki sınırdan, “daha iyi bir gelecek” için 103 çocuğu Fransa’ya götürme girişiminde bulunan, Fransa’da faaliyet gösteren Zoe’s Ark (Zoe’nin Ambarı) üyeleri, Çad’ın Başkenti N’Djamena’da yargılanıyor. Suçlama kısaca şu: “Daha iyi bir gelecek” vaadi ile toplanan çocuklar, her biri için 2’şer bin Avro ödeyen Fransız ailelere verilmek üzere, ülkeden kaçırılacaktı. Çocuklar, “tatlı yiyecek ve eğitim” vaadiyle köylerinden alındıklarını söylüyorlar. Fransız aileler de, Darfur’dan gelecek bu çocukları beklediklerini ve Zoe’s Ark örgütüne, her bir çocuk başına, 2’şer bin Avro ödediklerini açıklamışlar. Yani çocuklar üzerinden ortaya çıkarılan bu “insan ticareti” iddiası, Çad yargısına takılmış. Taraflardan Zoe’s Ark, çocuklara “daha iyi bir gelecek” sunacaklarını, her birini, Fransız ailelere vererek, onların yanında eğitim görebileceklerini, kendilerine daha iyi bir gelecek hazırlayacaklarını ileri sürüyor. Bu konuda Çad yargısının “yanlış düşündüğünü” ifade ediyorlar. Çocuklar ise, “tatlı yiyecek ve eğitim” vaadi ile kandırıldıklarını ifade ediyorlar ki, Çad yargısı, konuyu ele almış ve bu girişimde bulunan yardımseverleri tutuklayarak, yargılamaya başlamış. Çocukların yerlerinden, yurtlarından alınarak, “yardım etme” adı altında para karşılığı Fransızlara bir anlamda “satılması”, yani “sahiplendirilmesi” mi doğru, yoksa çocukların bulundukları yerde yardım edilerek, kendi ülkelerinde yaşatılması mı? Neyin, yani hangi tarzın doğru olduğu üzerine farklı yaklaşımlar getirilebilir. Zaman hangisinin doğru olduğunu bize gösterecek. Türkiye’nin köpekleri Bu konunun Türkiye’nin köpekleri ile ne gibi bir alakası var? Konyaaltı Dostları Derneği, yaptığı bir araştırmada, Türkiye’de sokak hayvanlarının “daha iyi bir gelecek” ve “daha iyi bir ortamda yaşama” vaadi ile toplanılarak, Avrupa Birliği ülkelerine “sahiplendirildiklerini” ortaya çıkardı. Sahiplendirme iyi niyetle yapıldığı takdirde, doğru bir girişim olarak görülebilir. Konyaaltı Dostları Derneği, bu durumu Antalya Valiliği’ne verdiği bir dilekçede dile getirdiğinde, eski bir Vali yardımcısı “Onlara teşekkür etmek gerekir.” deyince, dernek üyelerinin aklına, bir dönem Türkiye’nin tarihi eserlerini açıktan açığa yurt dışına götüren yabancılara karşı, padişahın, “Bırakın taşları temizlesinler!” şeklindeki yaklaşımı geliyor. Evet, Türkiye’de Hayvanları Koruma Yasası henüz yeni kabul edildi. O da Avrupa Birliği uyum sürecinin ürünü yasal faaliyet sonrasında. Ancak 5199 Sayılı Hayvanları Koruma Yasası bir anlamda, hayvanları korumama yasası haline dönüşmüş durumda ki, tamamen göstermelik bir yasa olarak yürürlüğe girmiş durumda. HAYTAP’da konuya duyarlı Türkiye Hayvan Hakları Aktif Güçbirliği Platformu (HAYTAP) da bu durumu tespit etmiş ki, “5199 defa hayır!” diyerek, bir imza kampanyası başlattı. Hayvanlara tecavüz eden de, gözünü çıkaran da, öldüren de, sadece para cezası ile cezalandırılıyor. Yani hayvanlara karşı işlenen her türlü cürüm suçu, cürüm olarak kabul edilmiyor ve bir kabahat olarak nitelendiriliyor. Sigara içen ile hayvana tecavüz eden, ona işkence yapan ya da öldüren aynı konumda görülüyor. Kapitalizm mala karşı suçları cezalandırma konusunda mahir olduğundan, sahipli hayvanlar konusunda, “mala zarar verme suçu” olarak değerlendiriyor ve bu konuda ciddi bir cezalandırma girişiminde bulunuyor. Ancak sahipsiz hayvanlar ise, şimdilik Çevre ve Orman Bakanlığı’nın il müdürlüklerindeki çalışanlarının gayretlerine ve “parası olanın, parası kadar suç işleme hürriyetine” terkedilmiş durumda. Sahipsiz hayvanlara verilen zararlar konusunda, savcılıklar harekete geçmiyor, ilgilenmiyor. Hele bu sahipsiz hayvanları, sanki sahibi imiş gibi davranıp da, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’nın il müdürlüklerinden alacağınız birer belge ile yurt dışına çıkartabiliyorsunuz ve orada “inandırdığınız” bir hayvan severe, yüksek miktarda bir paraya satabiliyorsunuz. Bunun adı da, “sahiplendirme” oluyor. Türkiye’de kamu kurumları, sokak hayvanlarına karşı üzerlerine düşen görevlerini henüz yerine getirmiyorlar. Devletin vali yardımcısı da, köpeklerin yurt dışına sahiplendirme adı altında satılmasını ise, “teşekkürlük” bir olay olarak nitelendiriyor. İl Hayvanları Koruma Kurulu başkanlığı yapan bir vali yardımcısı konuya böyle yaklaşınca, başkaca nereye başvurmak gerekiyor? Sivil toplum örgütleri, halkı yeni baştan bilinçlendirmek, kendi öz değerlerine sahip çıkmanın yol ve yöntemini geliştirmek, yeni bir anlayış aşılamak görevi ile karşı karşıya kalıyor. Türkiye’nin sokak hayvanları AB ülkesi yurttaşlara sahiplendirilirken, biz de onların ülkesinde yetişmiş olan ırkları sahiplenmeye, hatta satın almaya çalışıyoruz. Bu nedenle de Türkiye’ye ciddi oranda kaçak hayvan girişi oluyor. Oturup, bir yandan yurttan çıkışları, diğer yandan da yurda girişleri önleyerek, konunun üzerine kafa yormalı ve neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlayarak, birlikçe çözüm üretebilmeliyiz. Hayvanlar, gerçek hayvanseverler ile onların sırtından para kazanan hayvansever görünüp de esasen bu “çıkarcı” organizasyonlardan korunmalıdır. Çad’ın çocukları üzerinden elde edilmeye çalışılan gelir, Türkiye’de sokak hayvanları üzerinden elde edilmeye çalışılıyor. "Yeni Bir Anayasa!" ÜzerineTarih: 22:10 on 7/1/2008 Kategori: Hukuk
1. Önsöz: Bırakın Türkiye’nin geleceğini, Dünya’nın bir bütün olarak geleceği risk altında. Toplumlar, kendi içlerindeki sorunlardan, Evren’de bir damla kadar yer kaplayan Dünya’nın küresel sorunlarını göremiyorlar ya da gözardı ediyorlar. Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin getirdiği ya da getireceği tehlikelere işaret olunuyor. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Uzmanlar Grubu tarafından hazırlanan Birleşmiş Milletler İklim Raporu’na göre, iklim modeli simülasyonları, 2100 yılına kadar, 1.8 ila 4 derece, ortalama yüzey hava sıcaklığının ise 2,5 derece artabileceği öngörülüyor. Uluslararası İklim Değişikliği Paneli Değerlendirme Raporu’na göre, deniz seviyelerinin önümüzdeki yüzyıl içinde yaklaşık 49 cm. yükseleceği ve bunun belirsizlik aralığının 20-86 cm. olduğu hesaplanıyor. Deniz seviyesinin yükselmesi, doğrudan su baskınları yoluyla kıyı bölgelerinde daha fazla sayıda sel görülmesini ve fırtınaların artmasıyla da daha geniş ve daha yüksekteki alanların da su baskınlarına maruz kalınacağının tehlikesine işaret ediliyor. Dünya’da kaydedilen en sıcak 21 yılın son 25 yılda yaşandığı, en sıcak yılın ise 2005 yılı olduğu tespit edildi. 1961 ve 2003 yılları arasında insanların Doğadaki ayak izleri 3 katına çıktı. İnsanların fosil yakıt kullanımından kaynaklanan karbondioksit izi, son 40 yılda 9 kat arttı ve küresel ayak izinin en büyük unsuru haline geldi. Dünya’da yaşayan herkesin küresel ısınmaya katkısı var, ama en çok da daha çok tüketen ya da tüketme şansı bulunanların katkısı var. Küresel ısınmaya katkı miktarını, kişinin yaşam tarzı, yaşadığı yer ve tüketim alışkanlıkları belirliyor. Bir insanın ne kadar yakıt harcadığı, ne kadar elektrik tükettiği ya da otomobil ve uçakla ne kadar seyahat ettiği gibi etkenler karbondioksit salınımına katkıyı ortaya çıkaran bileşen oluyor. Ulusal bildirime göre, Türkiye genelinde her bireyin 4.2 ton karbondioksit salınımında bulunduğu, büyükşehirde yaşayan, karı-koca olarak işe ayrı ayrı araba ile giden, evinde elektrik ve doğalgaz kullanan, yılda bir kez uçağa binen 3 kişilik bir ailenin yıllık toplam karbondioksit salınımı 15 ton olarak hesaplanıyor. Böyle bir ailede yaşayan bir kişinin Dünya’da ne kadar alanda ekolojik tahribata yol açtığını gösteren ekolojik ayak izi, 10 hektara ulaşıyor. Bir insanın tek başına bu şekilde tüketim yaptığını kabul edersek, Dünya’nın nüfusu (6,5 milyar) ve yüzölçümünü de (149 milyon km.2 olarak) göz önüne alırsak, yaklaşık 5,5/6 adet Dünya’ya ihtiyaç olacak.[1] Gelişmiş ülkeler, Dünya’nın dışında, yeni dünyalar arayışına girmişlerdir. Ancak gelişmemiş ülkeler ya da bu buluştan yararlanamayacak olanlar, yok oluşun kurbanları haline gelecekler. O halde, şunu söyleyebilir miyiz? “İnsanlık kurduğu yaşam sistemleri ile geldiği noktada, kendi yaşamına dair bastığı zemini yok etmektedir. O halde ya bu yönteme devam etmeli, yaşamı yok etmeli, ya da bu yöntemden vazgeçerek kendi kurtuluşunu gerçekleştirmelidir.” Dünya ekonomisini ele geçirmiş görünen büyük şirketler, biriktirme ve kar etme anlayışının dışında, Dünya’nın geleceği üzerine düşünce geliştirmiyor. Sermayedarın da emeği ile geçinenin de, yabancının da yerlinin de, insanın da doğadaki bütün canlıların da bindiği gemi, su alıyor ve tehlike herkes için var. 2. Önsöz: Toplumda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin işkence yasağı, adil yargılanma hakkı, düşünce, vicdan ve din özgürlüğü ve ifade özgürlüğü gibi birinci kuşak hakların artık tartışmasız olarak garanti altına alınması ve baskıcı rejiminin kaldırılması beklentisi var. Ekonomik, Sosyal ve Kültürel haklar olarak da nitelendirilen ikinci kuşak haklarda ise, örneğin memurlar da dahil tüm çalışanlara grev ve toplu sözleşme hakkının, herkese sosyal güvenlik ve yaşam için zorunlu olan hakların verilmesi, bunların anayasal güvenceye alınması talep ediliyor. Bu klasik hakların yanı sıra, yeni anayasa taslağının günümüz Türkiye’sinde ayrımcılığa maruz kaldığını düşünen kesimler için, kadın hakları ve kültürel haklar gibi üçüncü kuşak haklar açısından da yeni bir açılım içermesi gündemde. “Sivil” bir anayasa, ancak katılımcı bir süreç içinde, bütün toplumun, üniversitelerin, sivil toplum örgütlerinin, özellikle de baskı altında olduğunu düşünen kesimlerin sürece dahil olup kendi taleplerini öne sürmeleri ile oluşturulabilir. Bunun için, toplumun geniş kesimlerinin katılımının sağlanması, herkesin düşünce ve isteklerini dile getirmesi gerekiyor. Toplumun beklentisi İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde ifadesini bulan, hümanist düşünce akımının taleplerinin hayata geçmesi asgari koşul oluyor. Nasıl bir Dünya, nasıl bir ülke özlüyorsak, öyle düşünce geliştirmeliyiz. Türkiye’nin önünde yeni bir anayasa süreci görünüyor. Bu süreç, kısmi anayasa değişikliği ya da yeni bir anayasa inşası olarak işleyecek. İktidar güçlerinin ağzından, yeni bir anayasa istemi çıkıyor. Esasen sivil toplum örgütlerinin de isteği bu. Bunlara ek olarak, duyarlı bir hükümet etme iradesinin ortaya konulması, toplumdan gelen isteklerin dikkate alınması, hazırlanacak anayasa da bunların yer ettirilmesi gerekiyor. Sonuç böyle mi olacak, birlikte göreceğiz. İnsan derisi ile kaplı anayasa Tarık Zafer Tunaya hocamız, Paris’in müzelerinden birinde, Karnavale’de, Fransız ihtilaline ilişkin eşyaları ve belgeleri seyrederken, gözleri salonun bir köşesine özenle yerleştirilmiş küçük bir kitaba takılır. Altındaki etiketi, eğilip, okur: ‘1791 Anayasası’ Biraz daha dikkatle bakınca alt satırlardaki şu cümle onu dondurur: ‘İnsan derisiyle kaplanmıştır’. Bu hatırası üzerine şöyle der: “Bu küçücük, rengi sararmış kitap karşısında hürriyet savaşlarının derinliğini, uzunluğunu, özgürlük denilen şeyin bedava olmadığını insan bir kere daha anlıyor. Sanki her Anayasa insan derisiyle kaplı…” “Yüzyılları kaplayan hürriyet savaşımlarının bu gibi izlerine, tarihlerinde bu anları yaşamış memleketlerde daima rastlanır. O zaman hür yaşamanın bedeli de açıkça anlaşılır. Hürriyetsiz yaşamaktansa, Londra Kalesi’nin bir kişinin zor sığabileceği hücrelerinde, zalimlerin dünyasından nefret ederek, kalın duvarlara tırnakları ile siyasal vasiyetlerini yazanların savaşıdır bu... Hürriyetsiz yaşamaktansa, 1620’de küçücük May Flower yelkenlisiyle Atlantiğin sonsuzluğuna atılmayı seçenlerin, uşak olmaktansa Magosa zindanında yaşamayı seçenlerin savaşı…”[2] Türkiye’de de bu süreç fazlasıyla yaşanmıştır. En başta doğa, içinde yaşayan canlılar ile insanlarımız kendi özellerinde mağduriyetlere uğramışlardır. Doğa bir çok alanda –öteden beri gelen iç döngüsü bozularak- yok edilmiştir. İnsanlar –hukuksuz ya da mevzuata uygun- idam ve yargısız infaz edilmiş, “derin devlet” oluşumları “meşru” görülmüş, “işkence ve kötü muamele” “normal” kabul edilmiş, “fişleme” yasa eliyle yapılmış, insanlar izlenmiş, yasa ve hukuk önünde eşitsizlikler yaratılmıştır. 27 Mayıs İhtilali, 12 Mart Muhtırası ve nihayet 12 Eylül askeri darbesi militarist sürecin inşasını getirmiştir. Toplum sindirilmiş, en temel insan haklarının dahi ihlal edilmesi “meşru” sayılmıştır. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” diyen bir anlayış yaratılmış ama o yılan, herkese dokunmuştur. 12 Eylül Askeri Darbesi ve cunta yönetimi 1980’li yılları, her evden en az bir insanın kaybedildiği, işkenceye maruz bırakıldığı, tutuklandığı, hükümlendirildiği, idam edildiği yıllar haline getirmiştir. Diyarbakır Cezaevi’nde insanlar gördükleri eziyeti dile getirmek ve buna itiraz etmek için, tek çare olarak, “kendilerini yakma” eylemi gerçekleştirir hale gelirlerken, Türkiye’nin Kürt insanlarının yaşadığı noktalarda dağa çıkmaktan başka yol bulamamış, isyan sanki bir manada iktidar güçlerince zorlanmıştır. Diyarbakır Cezaevi’nde tutuklu ve mahkumlara karşı gerçekleştirilen uygulamalar[3], Türkiye’de anayasa çalışmaları-yapılan değişiklikler ile yeni anayasa taslağının nelere mal olduğunun küçük bir örneğini oluşturmuştur. Ancak Türkiye, kendi iç dinamikleri ile değil, Avrupa Birliği (AB) süreci ile yeni bir kulvara girmiştir. Neler gözetiliyor? İnsanlığın geldiği noktada, hukuk, bütün dinlerin de önerdiği ortak noktaları ele alarak, tartışarak, kavga ederek, bütün insanları kapsayacak şekilde gelişiyor ve insanlık düzenini, belirli bir kurallar zincirine bağlıyor. Süreç böyle işlerken, hukukun nasıl şekillendirileceğine dair müthiş kavgalar veriliyor. Her ülke insanı, temel, hukuki bir metin ortaya koymak için anayasasını oluştururken, uluslararası boyutta da uluslar arası sözleşmeler ile evrensel hukuk kuralları ortaya konuluyor. Bir devletin temel yapısını, örgütlenme ve işleyiş kurallarını, toplum ve bireyin hak ve özgürlüklerini göstermekle kalmayıp, toplumların arasında da, kavga etmeden, savaşmadan sorunları çözümlemenin ve buna uygun mekanizmaları kurmanın yolunu arayan insanlık, ülkelerin iç hukuklarında anayasalarına aykırılığı ileri sürülemeyen uluslararası anlaşmalarla da daha geniş düzenlemeler yapıyor. İngiltere’de olduğu gibi[4], anayasa adını taşıyan özel bir metin yerine, bir dizi temel yasalar, bildiriler ve uzun yıllar önce ilan edilmiş bulunan fermanlar geçerli kılınarak da bir hukuk ve anayasa devleti olunabilir. Ancak bunun yerine, özellikle köklü hukuk geleneği olmayan ülkelerde yazılı anayasa yapmanın zorunluluğu kabul ediliyor ve süreç yazılı kurallara doğru gidiyor. Türkiye’de de, Fatih Kanunnamesi’nden başlayarak, Sened-i İttifak; hukuk tekniği açısından yazılmış ilk belge Gülhane Hattı Hümayunu -yani Tanzimat Fermanı-, devamında Islahat Fermanı (Her iki fermanda da, Osmanlı Döneminde ilk defa kuvvetler ayrılığı kavramı gündeme gelmiş ve laik düzen ima edilmiştir); yine bir fermanla -1876”da- duyurulmasına rağmen ilk Anayasa özelliği taşıyan Kanunu Esasi, 1921 Teşkilat-ı Esasi, 1924 Anayasası, 1961 Anayasası, 1982 Anayasası anayasa taslak tartışmalarında gözetilen metinler olarak karşımıza çıkıyor. Ama artık en önemlisi de, uluslararası kabul edilen metinler de gözettiklerimiz arasında yer almak zorundadır. Cumhuriyet Döneminde Ne değişti? Osmanlı döneminde “Osmanlı” üst kimliği gibi bugün de “Türk” üst kimliği dayatılmakta ve fakat bu bir türlü bütün toplum tarafından kabul görmemektedir. Müslüman ya da gayri Müslim kıstası ile oluşturulmaya çalışılan “Türklük” üst kimliği, kendi içindeki “alt kimliklerden” dolayı “ırki” bir kavram özelliğindedir. Bu nedenle birinin diğerini yok ederek içerme (absorbe etme) yöntemi toplumu kucaklamamış, sorunlar doğurmuştur. Onun yerine ise herkesin kabul edebileceği ortak bir kavram, ortak bir değer yaratılamamakta, farklılıkların da tanındığı, bütünlük içinde çeşitlilik özerkleşmesi –henüz- kabul görmemektedir. Taslağın 35. maddesinde yer alan, “vatandaşlık” kavramı, 1982 Anayasası’nın ırki “Türk vatandaşlığı” kavramı yerine, daha objektif bir yaklaşım sunmaktadır. Mevcut anayasanın, 1987’den beri, referandum ile birlikte 18 kez[5] değiştirilmesi ile uluslararası sözleşmeler doğrultusunda güncellendiğini hepimiz biliyoruz. Mevcut Anayasanın 18 kez güncellemesine rağmen, bir türlü açık ve net olarak hukuk güvencesi vermediği, Türkiye’nin içinde bir kavganın devam ettiği bilinmektedir. Örneğin 1876 yılında kabul edilen Kanunu Esasi ile 1982 Anayasası karşılaştırıldığında “Cumhurbaşkanı”nın yetkileri ve sorumsuzluğu o dönemde “Padişah”ın pozisyonuna uygun düşmektedir. “Türklük” vurgusu, o günlerin “Osmanlı” vurgusuna benzer bir vurgudur. Türk Ceza Kanunu (TCK) m. 301’de yer alan ve tartışmalı olan “Türklüğün aşağılanması” sorunu da bu yaklaşımdan kaynaklanmaktadır. “Devletin ülkesiyle ve milletiyle bölünmez bütünlüğü”, “resmi dilin –Osmanlı-Türkçe oluşu” da bugünkü “Türkçe” vurgusundan çok farklı değildir. 1925 yılında kabul edilen Şark Islahat Planı[6] ve 1983–2003 arasında uygulamada olan bir kanun[7] ile Türkçe’den başka dillerin açıkça ve tamamen, bütün alanlarda yasaklanmış olması, işin daha ileriye götürülmüş olduğunu göstermekte, toplum bireylerinin korunması yerine “tek devlet, bütün ülke, bir millet” zihniyeti aynen devam etmiştir. Çoğulcu, bütüncül, özgürlükçü, demokratik bir çizgide uzlaşı sağlanamamıştır. Yapılan değişikliklerle bugün biraz daha iyi durumda olduğumuz söylenebilir. AB uyum yasaları çerçevesinde 2003 yılından bu yana gerçekleştirilen değişiklikler ile Kenan Evren’in “yasaklamak yanlış oldu”[8] diyerek kabullendiği gibi, Türkçe’den başka diller üzerindeki yasaklamalar kısmen kaldırılmıştır. Yani Cumhuriyet dönemi, -Türkiye’nin kendine özgü durumuna uygun olarak- vatandaşlık kavramını bir türlü geliştirememiş, “Osmanlı” yerine “Türk”, “Osmanlıca” yerine “Türkçe” birbirinin yerine kaim edilmeye çalışılmış ise de bu yöndeki gerçekçi bir çözüm üretilememiştir. Zihniyet Henüz ortada, ne AKP tarafından, ne de Hükümet tarafından kabul edilerek TBMM’ne önerilmiş bir anayasa tasarısı yoktur. Taslağın net olarak ortaya konulması, yani bir hükümet tasarısı olarak şekillendirilmesinden sonra tartışmalar daha da netleşecektir. Ortada henüz, AKP’nin Anayasa Hazırlama Komisyonu ile Prof. Dr. Özbudun[9] başkanlığında kurulan Bilim Kurulu tarafından hazırlanmış olan, ön çalışma, yani taslak vardır. Değerlendirmelerimizi de bu çerçevede yapmak durumundayız. Sivil ve demokratik bir anayasa beklerken, tam da aksine, taslaktaki arızalar bir yana, mevcuttan daha geri bir anayasa tasarısı ile karşı karşıya kalabiliriz. AKP’nin Anayasa Hazırlama Komisyonu ve Bilim Kurulu’nun hazırladığı bu taslağın, AKP tarafından biraz daha geriletilerek, sadece “başlangıç metni”nin kaldırılması, “madde başlıklarının metinden sayılmaması”[10], “üniversitelerde başörtüsü yasağının kaldırılması”[11], “Yüce Divan’ın oluşumu ve temyiz süreci”[12], “Genel Kurmay Başkanı ile Meclis Başkanı’nın yargılanabilmesi”[13], “Yüksek Hakimler ve Savcılar Kurulu, Yüksek Askeri Şura gibi kurulların aldıkları kararların yargı denetimine tabi olmasının önünün açılması”, “orman sayılmayan yerlerin belirlenmesinde esas alınacak tarihin, 1981 yerine, 2007’ye çekilmesi”[14]nden ibaret bir değişikliğe indirgenmesi yerine, toplumun bütününün katılarak, büyük uzlaşının yaratıldığı bir metin ortaya çıkarılabilmelidir. Bu nedenle, güvensizlik içinde olan, bu nedenle var olanla yetinmeyi ve anayasa çalışmalarının askıya alınmasını isteyenleri de anlamak gerekir. Bu itirazların yanlış olan tarafı, “gelecek tehlike” kaygısı ile düzenle intibak haline düşerek, “mevcut durumu” yani “statüko”yu savunma noktasında kalmasıdır. Bir dönem YÖK’e karşı dururken, bugün YÖK’ü savunur hale gelmenin ve 1982 Anayasası’na karşı dururken, savunur hale düşmenin arkasında yatan süreç, uluslararası sözleşmeler ve Avrupa Birliği uyum yasaları ile bazı törpülemelerin yapılmış ve fakat yerine konulacak olanın ise bu törpülemeleri de yok edeceği endişesidir. Bu endişeyi anlamak gerekir. Yeni bir anayasa yapma iradesi ve gücünü ortaya koyanların bu iradesi karşısında ise, demokrasinin gereği ne ise, o tavrı almak gerekir. Yeni bir değişiklik konusunda, birleşememe ve birbirimizi anlamama özrümüz olduğu için, “değiştirip de yerine koyacağımız” üzerine uzlaşamıyoruz. Uzlaşı metninin gerçekçi olabilmesi için, örneğin Yaylaların kamusal mülkiyeti yerine, yaylada oluşturulan özel mülkiyeti edinip, orman köylülerinin ağaç kesmesinin doğaya ne kadar zarar verdiğinden yakınmak, -dağa gelip, dağcıyı kovmak- gibi, herkes bulunduğu yerden, karşısındakinin talep ettiği hakka itiraz etme alışkanlığındaki şizofrenik durumun ötesine geçebilmek gerekir. Geçmiş tarihlerde gerçekleştirilen anayasalar da olduğu gibi, taslak metnin de esasen “devletçi ve hümanist temelde” bir zihniyet taşıdığını görüyoruz. Tartışmada bunun üzerinden yapılmaktadır. Hümanist yaklaşımların da aşılarak, insan merkezli düşünme yerine, canlıların ortak yaşamından ve ekolojik değerlerden söz edebilseydik!.. Ancak verili görünürlük bunu yeterince sağlamıyor. Her ne kadar sığ bir çevrecilik fikri kabul görse de, Yeşil felsefenin bütünlükçü yaklaşımı henüz gerçek bir karşılık bulamıyor. Bütün canlıların gözetildiği, ekolojik değerlere dayalı, devletin yeniden yapılandırıldığı, militarizmin ve milliyetçiliğin aşıldığı, devletin değil yurttaşın korunduğu bir anayasa beklemek ne kadar gerçekleştirilebilir? “Milletim insanlık, vatanım yeryüzü” diyebilen Tevfik Fikret’in bu özlemine varmak, ulaşabileceğimiz en büyük ideal halinde. Bu nedenle, hümanist çizgide kalarak, bu noktada da en acil konuya işaret etmek durumunda kalıyoruz. Öte yandan, 1982 Anayasası yerine, 1924 Anayasası ya da 1961 Anayasası’ndan metinler önerilmektedir. Bunlar kısmen, geçmiş süreçte kabul edilen, “meşru” talepler, bugün daha kolay kabul edilebilir diye düşünülüyor. Yani hiç değilse geçmişin en üst noktasına ulaşmak, çıtanın o noktadan itibaren tutulmasını sağlamakta yarar var. Anlamak Bu sadece Türkiye’ye özgü müdür bilemiyorum ama, “birbirini anlamama, duymama, konuşmama, görmeme” eğilimi yaygın. Herkes kendi söylediğine odaklanmış durumda. Bir diğerinin, karşımızdakinin, ötekilerin, en alttakilerin ne söylemeye çalıştığı insanları pek ilgilendirmiyor. Birbirini ve ötekini anlayan, dinleyen, farklı yaşam, kültür, hak ve görüşlerin de farkında olabilen, çoğulcu, özgürlükçü bir toplum modeli için, çoğulcu, demokratik, özgürlükçü bir anayasa amaçlanmalıdır. Ana dillerimizi iyi kullanamadığımız gibi, en temel hak olarak mahrum da kalıyoruz. Meramımızı anlatabilmek için bildiğimiz sözcüklerimiz yeterli anlamla yüklü olmadığı gibi kullandığımız sözcük sayısı da yeterli değil. Zaman zaman başka dillerin dilimize yerleşmesine yol açıyor. Dilin zenginleştirilmesi önemli bir iş olarak önümüzde duruyor. Buradan hareketle acaba, Türkiye’de Türkçe ile yeterli iletişimi kuramıyorsak, gözardı edilen dilleri ana dili olarak kullanan insanlarla Türkçe konuşanlar ya da dilleri yasaklanan veya gözardı edilen insanlar, kendi aralarında yeterli seviyede iletişim kurabilir mi? O halde, bir yandan Türk olup da, Türkçe’yi yeterli kullanamama sorunu, diğer yandan Türkiye’de yaşayıp da, anadilleri[15] ile konuşamayanların derdi, yeni anayasanın da derdi olabilmeli. İyi bir iletişim ve diyalog için, doğru bilginin, doğru dolaşımını sağlamak gerekiyor. Doğru bilgi nedir? Kendin için istediğini, yanı başındaki insan için de isteyebilmek, “Almanya’da, Yunanistan ya da Bulgaristan’da Türk olabilirken, Türkiye’de Kürt, Ermeni, Rum” olabilmektir. Özel hayatın, özel konutun, haberleşmenin, bilgi alma hakkının, yerleşme ve seyahat etme, siyasi, cinsel, dilsel, dinsel, düşünsel tercihlerini, bilim ve sanat, kültür değerlerini geliştirme, bütün canlı ve cansız varlıklarla bir bütün içinde, maddi ve manevi varlığını, eşit, özgür, mutlu bir şekilde temiz ve sağlıklı bir çevrede yaşama, yaşanılan ülkenin nimetlerinden herkes gibi azami ölçüde pay alma, mülkiyet edinme, angaryasız bir şekilde çalışma, sendikal ya da düşünsel örgütlenme, adil yargılanma, hak ihlallerinin etkili başvuru yöntemiyle giderilmesini isteme haklarını, bireyin kendisi için öngördüğü gibi, başkaları için de öngörebilmesidir. Kıyıların, denizlerin, göllerin, akarsuların, dağların, yaylaların, meraların, ortak kamu mallarının herkes için olduğunu anlamadır. Öz bilinçten yoksun bırakıldığımızı görmek ve bilgi kirlenmesine karşı direnç göstermektir. Türkiye’nin kapalı bir ülke olmadığını, uluslararası sözleşmelerle bağlı bir Devlet ve toplum olunduğunu görebilmektir. Onun içindir ki, TBMM’nin mevcut yapısının özgürlükçü demokratik bir anayasa oluşturabilmesi için önündeki esas dayanak, uluslararası metinlerdir. Yeni bir anayasa çalışmasının otoriter, devletçi yaklaşım yerine, hümanist bir yaklaşımla, toplumun “ötelenen” kesimlerinin de ihtiyaçlarını yansıtması asgari ortak payda olacaktır. Egemen ve etkin güçler, her zaman seslerini duyurabilecekler, “ötelenen” kesimler ise bundan mahrum olacaklardır. Yeni bir toplum sözleşmesinde, işte bu “ötelenen” kesimlerin öne çıkarılması, sivil ve demokratik anayasa girişiminin başarıya ulaşmasını sağlayacaktır. İfade etmek gerekirse, hümanist girişimin arkasında durmalı ve desteklemeli. Anayasa değişikliği yapma iradesini ve gücünü elinde bulunduranların, ortaya koyacağı anayasa tasarısı, sadece onların, kendi oy tabanlarına verdikleri sözün yerine getirilmesi noktasında kalırsa, bu başlı başına karşı çıkmaya mazeret olmamalı. Tutarlılık[16] Hukuk normlarını içeren belgelerin “anlaşılmaz” ve “elastiki” özelliği mümkün olduğunca ortadan kaldırılmalı, daha açık, net ifadelere yer verilmelidir. Üstelik sade yurttaşların da anlayabileceği –basit ama detaylı- metinler haline getirilmeli, zaman zaman yargı tarafından ulaşılan temel ilke ve değerler, yasa koyucular tarafından dikkate alınarak, evrensel hukuk değerleri gözetilerek, günün ihtiyaçlarına göre anayasa ve yasa metinleri güncellenmelidir. Türk Medeni Kanunu’na (TMK) göre,“Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” (TMK. m.2/2) TMK. Anayasadan ve uluslar arası sözleşmelerden sonra yasaların anası niteliğindedir. Peki, şimdi bir örnek verelim. 1982 Anayasası m. 67/son fıkrada 2001’de yapılan bir değişiklikle, şöyle bir fıkra eklendi: “Seçim kanunlarında yapılan değişiklikler, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanmaz.”[17]Bu hüküm aynen, taslak metin m. 36/5’de yer almıştır. Milletvekilliği Seçimi Kanunu, m. 26/1. fıkra (d) bendi de, 12.10.2006 tarihinde şöyle düzenlendi: “(Değişik bent: 12/10/2006 - 5550 S.K./2. md.)Bağımsız adaylar, son sıradaki siyasi partiden sonra yer alır. Bir seçim çevresinde birden fazla bağımsız aday varsa sıra, aralarında çekilecek kura ile belirlenir. Başta ve ortada bağımsız adayın adı ve soyadı yazılır. Belirli bir aralık veya çizgiden sonra çapı iki santimetre olan bir boş daire basılır ve bunların altı çizilir. Birden fazla bağımsız aday sütunları arasında, yarım santimetre ve iki çizgi ile belirlenmiş bir aralık bırakılır.” Bu fıkranın önceki haline bakıyoruz: “d)Bağımsız adaylar oy pusulalarını Yüksek Seçim Kurulunun tayin edeceği ebat, şekil ve miktarda kendileri bastırarak ilan edilen süre içerisinde il seçim kurullarına teslim ederler.” 22 Temmuz 2007’de Türkiye’de milletvekilliği genel seçimleri hangi hükme göre yapıldı? Son değişikliğe göre yapıldı. Aynı konuyu şimdi başka bir örnek ile pekiştirelim: 1982 Anayasası m.76/1. fıkrada düzenlenmiş olan, “Otuz yaşını dolduran her Türk milletvekili seçilebilir.” hükmü, “25 yaş” olarak, 13.10.2006 tarihinde[18] değiştirildi. Aynı şekilde, Milletvekili Seçimi Kanunu’nun 10. maddesi de, buna uyarlanarak 19.10.2006 tarihinde[19] değiştirildi. Peki Temmuz 2007 milletvekilliği genel seçimlerinde, 25 yaş şartı uygulandı mı? Hayır![20] Bağımsız adayların işini zora sokmak amacıyla, henüz 1 yıl dolmadan uygulanmaması gereken anayasa hükmü, yine anayasaya aykırı olarak uygulandı, 25 yaş kuralı ise uygulanmadı. Parlamentoda grubu bulunan siyasi partilerin tümü bu hukuka aykırılığın giderilmesi için ses çıkarmadı, hatta gizli bir anlaşma yaptılar. Görüldüğü gibi, “gizli güç”lerin yararına olan hukuka aykırılıklar uygulanırken, toplumun genç beyinlerinin önünün açılması yönündeki uygulamada ise, hukuka uygun davranıldı ve uygulanmadı. Bunun arkasında çok daha ciddi meseleler var. Yani Türkiye’de onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sisteminin ülke ve il genelinde uygulamasının arkasındaki gerçek, bağımsız adayların önüne çıkarılan engellerin arkasındaki gerçekle aynıdır. Bu görünmez işbirliği, ne hukuk tanıyor, ne evrensel değer. Yani 1925 Şark Islahat Planı’nın farklı versiyonları, yani gizli planlar yürürlüktedir. İşte bu zihniyet de teslim edilmelidir. Türkiye’deki uygulamalar, bunun gibi bir çok, hukuka aykırı süreci içinde barındırıyor. Maalesef bu zihniyet ile mücadeleyi kolay kılacak araçsal bir süreç var: Avrupa Birliği (AB). Bu süreci çok iyi anlamalı, üzerinde iyi düşünmeli, öğrenmeli, yeni ve doğru fikirlerin insanları olunabilmeli. Yaklaşım 17. ve 18. yüzyılın büyük mücadelesi ile ulaşılan “Hümanizm” düşüncesi yönünden doğru olan, bugün artık yetersizdir. Çünkü Dünya’nın da içinde bulunduğu Evren, sadece insanlardan ibaret değildir ve bunu gözardı eden insan, kendi geleceğini de yeni sorunlara sürüklemektedir. Uzay keşfi yapan insan, Uzay’dan Dünya’ya daha bütün bakabilme fırsatı yakalamıştır. Yeryüzündeki her şeyin kendine özgü bir değeri vardır. O halde, Animist[21] bir yaklaşıma düşmeden, ekolojik değerlerin bir bütün olarak algılanması ile canlı ve cansız varlıkların karşılıklı etkileşim ilişkilerini de gören bir anayasa düşünülebilmelidir[22]. Çünkü artık hukuk, insan bireylerinin yasa önündeki eşitliğinden ziyade, diğer canlıların da yaşam ve korunma hakkı bulunduğundan söz etmek zorundadır. Her şeyden önce, yeni bir anayasadan söz edebilmek için, yeni bir düşünce tarzı, yeni bir zihniyet ortaya koymak gerekir. Esasen yeni bir anayasa, insan merkezli olmak yerine canlı merkezli olmalıdır. Salt devleti korumak yerine, bütün canlılarla birlikte doğayı ve yurttaşı, hem de eşitlik ilkesine aykırı olmaksızın yurttaşların en alttakilerini korumalıdır. Artık yeryüzünde geniş kabul görmeye başlayan Yeşil ya da çevreci felsefenin “bütünlükçü” yaklaşımını bir yana bıraksak bile, en geri manada hümanist yaklaşıma uygun özgürlükçü, demokratik bir zihniyet taşımadan, yeni anayasa hedefine varılamaz. İşte bu nedenle statükocu, devletçi, militarist, darbeci, derin devletçi, askıcı[23] anlayışlar yerine yola devam eden ve insan hakları temelinde konuşarak yol alanlarla hareket edilebilmelidir. Bir kıstas üretmek gerekirse, militarist ve devletçi anlayış karşısında sivil, sivil anlayış içinde de milliyetçiliği aşan, evrensel değerleri ortaklaştıran, demokratik ve özgürlükçü bir tutum izlenebilmelidir. Toplumun ortak bir belgesini konuştuğumuza göre, konuya rasyonel ve fakat en geniş manada bütüncül yaklaşmanın bir yolu olarak, -kökten düşünceleri saklı tutarak- toplumun bütün kesimleri ile gerçekleştirilmesi mümkün yönleri öne çıkarmak bir geri adım değil, görünür gerçekliğin dikkate alınmasıdır. Taslak metin ne getiriyor? Henüz hükümetin önerisi niteliğinde olmayan, bilim kurulunca hazırlanmış olan Anayasa Taslağı’nın 1982 Anayasası’nın sistematiğinden farklı olarak, yeni bir sistematikle yazıldığı, teknik olarak daha anlaşılır bir nitelik içerdiğini söyleyebiliriz. En önemlisi, yazım tekniği bakımından, 2006 yılından bu yana yasa yapma tekniğinde uygulanan, yasa maddelerinin fıkra ve bendlerinin numaralandırılması yöntemi, Anayasa Taslak metninde de benimsenmiştir. Bu sıradan yurttaşlara olduğu gibi, hukukçulara dahi kolaylık sağlamaktadır. Fakat, 1982 Anayasası’nı yeniden, sadece yazım tekniği yönüyle daha düzgün bir şekilde yazmak, yeni bir anayasa yapmak anlamına gelmez. Değişiklikler yönünden özünde, 1982 Anayasası’nda son referandum değişikliği ile birlikte, oldukça güncelleme yapılmış, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa Birliği uyum sürecine uygun yasal değişiklikler gerçekleştirilmiştir. Önümüzde anayasanın yazım tekniği ve bütününden ortaya çıkan anlam yönünden ciddi bir sorun yaşanmaktadır. Ancak bu, taslak metni, yeni bir anayasa şeklinde sunabilmek için yeterli olmamaktadır. Toprak mülkiyeti (m. 44), tarım, hayvancılık ve bu üretim dallarında çalışanların korunması (m. 45), konut hakkı (m. 57), gençliğin korunması (m. 58), sporun geliştirilmesi (m. 59), yabancı ülkelerde çalışan Türk vatandaşları (m. 62), sanatın ve sanatçının korunması (m. 107), Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği (m. 107), Devlet Denetleme Kurulu (m. 108), tüzük (m. 115), Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (m. 133), Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu (m.134), Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (m. 157), Bütçenin görüşülmesi (m. 162), Bütçelerde değişiklik yapılabilme esasları (m. 163), Kamu iktisadi teşebbüslerinin denetimi (m. 165), planlama (m. 166), orman köylüsünün korunması (m. 170), kooperatifçiliğin geliştirilmesi (m. 171) ve esnaf ve sanatkarların korunması’na (m. 173) dair düzenlemeler, anayasada düzenlenmesine gerek görülmediği için, yeni taslakta yer ettirilmemiştir. 1982 Anayasası’nın “Başlangıç” kısmı, “otoriter ve devletçi felsefe”nin izlerini taşıdığı için, tümüyle terkedilmiştir. Yeni metinde yer ettirilen başlangıç kısmı ise, çok kısa ve özlü bir anlatıma dönüştürülmüş ve anayasanın metnine dahil edilmemiş, “İnsan hakları, hukukun üstünlüğü, demokrasi, laiklik ve çoğulculuk gibi evrensel değerlere vurgu yapılmış, Atatürk’ün çağdaş uygarlık hedefi ile eberdi barış idealine olan bağlılık” burada da yer ettirilmiştir. Subjektif yorumlara açık, |