HAPİSHANEYE DÖNÜŞEN TÜRKİYE!

2013-07-11 13:21:00

(ANTALYA L TİPİ KAPALI CEZA VE TUTUK EVİ UYGULAMALARI HAKKINDA)

                                              

 

1-Tutuklu/Avukat Haberleşmesi Denetim ve Engellenmesi:

         Anayasa m.90/5. fıkra uyarınca, kabul olunmakla iç hukuk kuralı haline dönüşen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (A.İ.H.S.)m.6/2. fıkraya göre, bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır. Aynı düzenleme Anayasa m.38/4. fıkrada da yer almaktadır.

         Bu çerçevede, A.İ.H.S. m.6/3 uyarınca, sanık olan her kişinin, savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara sahip olma, bir savunmacının yardımından yaralanma hakkına sahip olduğu kabul olunmuştur.

         5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK)m.149’da da, AİHS. m.6/3. fıkranın uzantısı olarak benzer bir düzenleme yapılmış ve soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında avukatın, şüpheli veya sanıkla görüşme, ifade alma veya sorgu süresince yanında olma ve hukuki yardımda bulunma hakkı engellenemez, kısıtlanamaz.

         CMK. m.154 uyarınca, şüpheli veya sanık, vekâletname aranmaksızın müdafii ile her zaman ve konuşulanları başkalarının duyamayacağı bir ortamda görüşebilir. Bu kişilerin müdafii ile yazışmaları denetime tabi tutulamaz.

         5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun (CGTİHK)m.114/5. fıkraya göre de, tutuklunun müdafii ile olan haberleşmesine ve kurum düzeni çerçevesinde temas ve görüşmelerine hiçbir suretle engel olunamaz ve kısıtlamalar konulamaz.

         CGTİHK. m.114/5. fıkraya ek olarak, m.116 göndermesiyle, m.59/4. fıkra hükmü, hükümlerin yanı sıra tutuklulara da uygulanabilir. Buna göre de, hangi koşulda olursa olsun, bir tutuklunun ya da hükümlünün dahi, avukatı ile yazılı ya da sözlü haberleşmesi engellenemez, içerik yönünden denetlenemez, ayrık durumlarda bile, bu denetim ancak infaz hâkimi tarafından yapılabilir.

         Benzer yönde, Hükümlü ve Tutukluların Ziyaret Edilmeleri Hakkında Yönetmelik m.5/1-j, 19, 20, 23, 24 ve 42’de de yer almıştır.

         Antalya L Tipi Ceza ve Tutukevinde yapılan uygulamaya göre ise, tutukluların avukatları ile olan haberleşmeleri sıkı bir denetime tabi tutulmakta ve bu şekilde vekil-müvekkil arasındaki görüşme ve haberleşmelerin mahremiyeti, gizliliği ihlal olunmaktadır. Böyle bir uygulama da, tam bir savunma, tam bir haberleşme gerçekleşmemekte, en temel haklardan olan haberleşme hakkı ihlal olunduğu gibi, savunma hakkı da ihlal olunmaktadır.

         Örneğin tutuklunun hazırladığı savunma belgeleri ile avukatının hazırladığı ve sanık tutukluya iletmek istediği belgelerin içerik denetimine kadar yapılan denetim, normal olarak, tutuklunun kaçma halinin önlenmesine dair güvenlik tedbirinin ötesinde, ihlal niteliğinde bir denetim özelliğindedir.

         Diğer yandan, avukatların, müvekkilleri ile yaptıkları görüşme ve haberleşmeden edindikleri bilgileri saklama yükümlülükleri bulunmaktadır. Avukatlık Kanunu m.36’ya göre, avukatların, kendilerine tevdi edilen veya avukatlık görevi dolayısıyla öğrendikleri hususları açığa vurmaları yasaktır.

         Avukatlık Kanunu m.36/2. fıkra ile CMK. m.46’daki düzenlemeye göre, avukatların meslekleri nedeniyle öğrendikleri bilgilere ilişkin olarak tanıklıktan çekinme hakları bulunmaktadır.

         Mevcut cezaevi uygulaması karşısında tüm bu kanuni düzenlemeler bertaraf olmaktadır.

         Cezaevi bu uygulamasını neden yapmaktadır?

         Bu hatalı uygulama kanun hükmünün yorumundan gelen hataya, bazı koğuşlarda tutuklu ve hükümlülerin bir arada tutulmasından kaynaklanan hataya, cezaevi çalışanlarının tutuklu ve hükümlü arasındaki ayrımlara tam olarak vakıf olmamalarından kaynaklanan hataya dayanmaktadır.

         Uygulamanın kasten yapıldığı ihtimali üzerinde durmak istemiyoruz. Çünkü eğer durum böyle olur ise, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu (TCK)m.257/1. fıkrada yer alan kasten görevin kötüye kullanılması suçunu oluşturur. Cumhuriyet Savcılığı’nın da re’sen soruşturma açmasını gerektirir.

         Uygulamanın yanlış ve hatalı olduğuna işaret olunduktan sonra bu hatalı tutuma devam olunması halinde ise, TCK. m.257/2. fıkradaki ihmal yoluyla görevin kötüye kullanılması suçunun soruşturulmasında yarar vardır.

         Bu konuda Antalya Barosu’nun gerekli titizliği göstermediği görülmekte ya da avukatlar, yaşadıkları çok temel bir sorunu, kendi meslek örgütleri ile paylaşmamaktadırlar. Oysa baroların en temel görevlerinden olan, avukatlık mesleğinin geliştirilmesi, hukukun üstünlüğü, savunmanın ve insan haklarının savunulup korunması, avukatların ortak ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla çalışma yürütülmesi gerekir. (Av. K. m.76/1)

            Baroların ve organlarının bu en temel görevini yerine getirmemesi de, TCK. m.257 kapsamında değerlendirilir. Çünkü, Av. Kanunu m.62 yollamasıyla Baro Organ Görevleri anında görev ve yetkiyi kötüye kullanma, TCK. m.257’ye göre değerlendirilir.

         Cezaevi idaresinin ve çalışanların hatalı uygulaması, tutuklular ile hükümlülerin karışık halde bulunmasında ve her biri hakkındaki kanuni düzenlemelerin farklılık arz etmesinden kaynaklandığını düşündüğümüzde, CGTİHK. m.59 düzenlemesine göre, hükümlülere dair bazı kısıtlar bulunmaktadır. Örneğin tutuklular, vekâletname aranmaksızın sayısız kereler avukat ile görüşebilirken ve birden fazla avukat ile görüşmesine herhangi bir engel bulunmazken, hükümlüler vekâletname olmaksızın bir avukat ile ancak üç kez görüşebilir. CGTİHK. m.59/4. fıkra, birinci cümleye göre, avukatların savunmaya ilişkin belgeleri, dosyaları ve müvekkilleri ile yaptıkları konuşmaların kayıtları incelemeye tabi tutulamaz. Ancak, TCK. m.220’inci, ikinci kitap, dördüncü kısım, dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçlardan mahkum olan hükümlülerin avukatları ile olan ilişkisi; konusu suç teşkil eden fiilleri işlediğine, infaz kurumunun güvenliğini tehlikeye düşürdüğüne, “terör örgütü” veya diğer “suç örgütleri”mensuplarının “örgütsel amaçlı”haberleşmelerine aracılık ettiğine ilişkin bulgu veya belge elde edilmesi halinde, Cumhuriyet Başsavcılığının istemi ve infaz hâkiminin kararıyla, bir görevli görüşmede hazır bulundurulabileceği gibi bu kişilerin avukatlarına verdiği veya avukatlarınca bu kişilere verilen belgeler infaz hâkimince incelenebilir. İnfaz hâkimi belgenin kısmen veya tamamen verilmesine veya verilmemesine karar verir. 

         Diğer yandan CGTİHK. m.115’de de, tutuklular için bazı kısıtlamalar getirilmiştir. Tehlikeli halde bulunan, delil karartma tehlikesi olan, soruşturmanın amacını veya tutukevinin güvenliğini tehlikeye düşüren veya suçun tekrarına olanak verecek davranışlarda bulunan tutuklulara soruşturma evresinde Cumhuriyet Savcısı, kovuşturma evresinde hâkim veya mahkemesince bazı tedbirlere başvurulabilir. Bunlar arasında dahi, tutuklunun avukatı ile olan haberleşmesinin kısıtlanması yoktur.

         Yukarıda anlatılanlar ışığında, AİHS. m.6/2. fıkra ile Anayasa m.38/4. fıkra düzenlemesinde ifadesini bulan suçsuzluk karinesi, adil yargılamanın temel bir unsurunu oluşturmaktadır. Adil yargılamanın bir unsuru olan suçsuzluk karinesi kişinin “zanlı”veya “sanık”sıfatını aldığı andan itibaren sonuç doğurmaya başlar. (AİHM, Mineli/İsviçre, 05.03.1983, A 62, s.30) 

         Temel insan haklarının korunması esas olarak iç hukukça gerçekleştirilir. AİHS. ile güvence altına alınan hak ve özgürlüklerin korunmasından her “taraf devlet”tek tek sorumlu tutulmuştur. Her sözleşen devlet, diğer taraf devletlerin sözleşmeye saygılı olup olmadığını denetlemekle yükümlü olduğu gibi, esasen kendi yetki alanları içinde bulunan herkese, AİHS. uyarınca kabul edilen hak ve özgürlükleri tanımak ve bunları korumakla yükümlüdür. Anayasa m.5’deki düzenleme çerçevesinde, devletin, kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırma, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlama görevi vardır.

         Anayasa m.40/1. fıkra uyarınca, Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkına sahip olduğu gibi, Anayasa m.74 uyarınca yetkili makamlara yazılı olarak başvurma hakkına sahiptir. Başvuru sonucu, gecikmeksizin dilekçe sahibine yazılı olarak bildirilir. Oysa Antalya L Tipi Ceza ve Tutukevi’nde, mahkûmlar, tutuklu olsun, hükümlü olsun, cezaevi idaresine yaptıkları başvurularının hiçbir güvenliği bulunmamaktadır. Mahkûmlar, resmi bir kurum olan cezaevini idaresine verdikleri dilekçeleri karşılığı herhangi bir alındı belgesi alamadıkları gibi, yazılı herhangi bir yanıt da alamamaktadırlar.

         Örneğin, Haziran 2012 tarihinde kurum doktoruna tedavi amacıyla gitmek için dilekçe veren hiçbir mahkûm, tutuklu ya da hükümlü doktora çıkarılmamış, verilen dilekçe akıbeti hakkında yazılı ya da sözlü herhangi bir bilgilendirme yapılmamıştır. İlaçları olan ya da talepte bulunan mahkûmlara, ilaç adlarını kendilerinin yazması ya da bildirmesi üzerine istediği ilacın verileceği söylenmiştir. Mahkûm da bildiği kadarıyla ilaç beyan etmiş ve ilaca kavuşmuştur.

         Mahkûmlar, kurum müdürlüğüne verdikleri dilekçeleri karşılığında herhangi bir belge alamadıklarından, dilekçelerinin akıbeti hakkında kaygı ve kuşku duymaktadırlar. Verilen dilekçeler karşılığında yazılı yanıt da verilmeyin, dilekçenin işlem görüp görmediği bilinmemektedir. Aynı durum mektup göndermeler için de geçerlidir.

         Bunun gibi, tutuklular, çıkarıldıkları duruşmada okumak üzere, elinde yazılı herhangi bir belge götüremiyorlar. Götürmek istendiğinde infaz koruma memuru ya da askerlerle tartışmaya muhatap olabiliyorlar. Bu husus da tutuklunun kendi kendisini savunma hakkının ihlali niteliğindedir. (AİHS. m.6/2-c, Anayasa m.36/1)

         Benzer bir sorun İngiltere’de yaşanmış, görülmekte olan bir ceza davası dolayısı ile avukatı arasındaki yazışmaların, cezaevi makamlarınca denetlenmesi üzerine yapılan başvuru, dostça çözüm sonucu, başvuranın masraflarının karşılanması ve cezaevi kurallarının değiştirilmesi ile sonuçlanmıştır. (AİHM. Komitesi Raporu, McComb/İngiltere, 15.05.1986, No:10621/83, DR 50, s.81)

            Resmi bir kurum olan cezaevi idaresi, mahkûmların dilekçe ve avukatları ile haberleşmesinin güvenliğini sağlamamakla, birden fazla kanuni ihlal meydana gelmektedir.

         Tutuklular hakkında soruşturma aşamasında, tutuklunun avukatı ile olan haberleşmesinin önlenmesi, denetlenmesi, her şeyden önce TCK. m.285’de yer alan soruşturmanın gizliliğinin ihlali niteliğindedir. Çünkü, CMK. m.157 uyarınca, kanunun başka hüküm koyduğu haller saklı kalmak ve savunma haklarına zarar vermemek koşuluyla soruşturma evresindeki usul işlemleri gizlidir. Tutuklunun bu aşamadaki, avukatı ile haberleşmesi ve birbirlerine alıp verecekleri belgeleri, soruşturmaya dair olacağından, cezaevinde güvenlik ya da infaz memuru sıfatıyla çalışan herhangi bir görevlinin, bu belgeleri denetlemesi, soruşturmanın gizliliğinin ihlali niteliğindedir. Aynı zamanda, belgelerden bir ya da bir kaçının eksik iletilmesi halinde, savunmanın güvenliğine de halel gelebilecektir.

         Mahkumun dilekçe güvenliğinin bulunmaması, yazılı bir belge karşılığı alınmaması, TCK. da hürriyete karşı suçlar başlığı altında yer alan, m.121’de yer alan, dilekçe hakkının kullanılmasının engellenmesi niteliğinde olduğu gibi, Anayasa m.74/2 düzenlemesinde yer alan, yazılı olarak yanıt verilmemesi dışında, TCK. m.257’de düzenlenmiş olan görevin kötüye kullanılması halinin de değerlendirilmesi mümkündür.

         Tutuklu ile görüşme ve haberleşmesine engel ya da denetleme yoluyla gerçekleştirilen ihlale karşı çıkmayan avukatın da, Avukatlık Kanunu uyarınca, üzerine düşen yükümlülüğünü gereği gibi yerine getirdiğinden bahsedilemez. Bu gibi hallerde de, AİHM.’nin içtihatlarına göre, mahkemece tayin olunan avukat konusunda sanık, hemen hemen bir seçim ve tercih hakkına sahip değil ise de, savunma “teorik ve hayali”değil, fakat “gerçek ve etkili”olmak zorunda olduğundan, görevin, avukat tarafından gerektiği gibi yerine getirilmediği hallerde mahkemenin duruma müdahalesi ya da yeni bir avukat tayin etmesi gerekir. (AİHM. Kararı Artico/İtalya, 13.05.1990, A 37, s.23 ve s.33-37; Goddi/İtalya, 09.04.1984, A 76, s.27; Kamansinski/Avusturya, 19.12.1989, A 168, s.65; Croissant/Almanya, 25.09.1992, A 237-b, s.27 ve son)   

         Örneğin bir tutuklunun, yargılanmakta olduğu dava dosyasının fotokopi belgelerini, 25.07.2012 günü cezaevine gelerek tutuklu ile yaptığı görüşme anında vermesi engellenerek, 25.07.2012 günü alınan bu belgeler, tutuklunun 26.07.2012 günü dilekçe yazmasına rağmen, 27.07.2012 Cuma günü öğleden sonra saat 15:00’de teslim olunmuştur.

         Belgeyi teslim eden cezaevi mektup okuma memuruna sorulduğunda, avukat ile tutuklu ya da hükümlülerin haberleşmesinin denetlenemeyeceği, belge içeriklerinin incelenemeyeceği, bu yapılacak ise de, ancak infaz hâkimliğince yapılabileceği hatırlatıldığında, görevli de, neden kendilerine verildiğini bilmediğini ifade etmiştir.

         Demek ki ortada bir bilmemezlik hali vardır ve bunun giderilmesi, tutuklu ve hükümlülerin avukatlarıyla usulüne uygun şekilde haberleşebilmelerinin önü açılmalıdır.

         2-Cezaevleri Boşalmıyor Kapasite Arttırılıyor:

         Adalet Bakanı Sadullah ERGİN, basına yaptığı açıklamada, Nisan 2012’de yapılan yasal değişiklikle 15 bin kişinin tahliye edildiğini, 3. yargı paketi olarak anılan 6352 sayılı Kanun ile de 8.600 kişinin daha cezaevlerinden çıktığını, böylelikle 24 bine yakın kişinin tahliye olduğunu açıkladı. 6 bin mahkûmun bulundukları yerden başka illere, 4 bin mahkûmun ilçe cezaevlerine nakledildiğini, açık ceza evlerine gönderilenler ile birlikte cezaevlerinin rahatladığını duyurdu. (Posta, 26.07.2012)

         Antalya L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu, başlangıçta 475-500 kişilik bir ceza evi olarak tasarlanıp inşa edilmiş. Normal koğuşlar dubleks, alttan 2, üstte 5 oda olarak tasarlanmış, her bir oda 1 ranza, 1 dolap, 1 florasan demirbaşı ile yapılmış olup, bir koğuşta toplam 7 kişi kalacak şekilde ayarlanmış. Ancak 4 yıl önce, her bir koğuşun, odasına 2’şerli ranzalar eklenmekle, kapasite 3’e çıkarılmış, bugün ise, her bir koğuşun her bir odasına birer yatak ranzası daha eklenmektedir. Böylelikle, 10 metrekare olan odalarda 4’er kişi kalıyor. Bazen kapasite fazlalığına göre, yerlere ve merdiven altlarına da yatak konuluyor. Hali hazırda normal bir koğuş kapasitesi 7’den 28’e çıkarılmış durumdadır. Bugün 475-500 kişilik Antalya L Tipi Kapalı Ceza Evi, kapasitesinin 4 katı kapasiteye çıkarılmıştır. Aynı durum Türkiye’deki tüm cezaevlerinde uygulanmakta ise, Türkiye’nin mevcut cezaevlerinin kapasitesi 4 katı artmış vaziyettedir.

         Tek kişilik odalarda, toplam 7 kişilik kapasitede tasarlanmış koğuşlarda mahkûmların barındırıldığı bir cezaevinde, kapasitenin 4 katı arttırılmasının yaratacağı, yarattığı sıkıntıları, muhtemel sorunları öngörmek, bilmemek mümkün değildir. Yer yer bazı ceza ve tutukevlerinde meydana gelen olayların kaynaklarından biride budur. Farklı kültürde, farklı eğitimde, farklı anlayışta insanları sıkışık halde yaşamaya zorlamak kabul edilebilir değildir.

         Yeni cezaevlerini bir yatırım ve istihdam aracı olarak, çeşitli toplantılarında dile getiren Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın, Diyarbakır’a cezaevi vaadini bu manada anlamak gerekir.

         Cezaevlerinin kapasitesi arttırılırken, CMK. m.109’daki adli kontrol yöntemleri çeşitlendirilmiş, Türkiye’nin bütünü cezaevi olarak tasarlanır hale gelmiştir.

         Ekim 2012’de kabul edilebilecek olan 4. Yargı Paketi ve cinsel suçlarda asgari cezayı 15 yıl gibi ağır bir miktara çıkaran, TCK. m.103/6. fıkranın değişikliğe uğratılması ile de kısmi tahliyeler gerçekleşecektir.

         3-Gayri İnsani Koşullarda Kelepçeli Nakil:   

         CMK. m.93’de yakalanan veya tutuklanan kişilerin nakline dair esaslar düzenlenmiştir. Buna göre, yakalanan veya tutuklanarak bir yerden diğer bir yere nakledilen kişilere, kaçacaklarına ya da kendisi veya başkalarının hayat ve beden bütünlükleri bakımından tehlike arz ettiğine ilişkin belirtilerin varlığı hallerde kelepçe takılabilir.

         Maddede tutuklulara hangi hallerde kelepçe takılabileceği tahdidi olarak sayılmıştır. Kelepçe takmadan nakil esas, ancak koşulların varlığı halinde, istisnaen kelepçe takılması mümkündür. Kelepçe takılması gibi aslında onur kırıcı bir işlemin ancak belirli koşullarda takılabileceği kanunun amir hükmüdür.

         5395 sayılı Kanunun 18. maddesine göre, çocuklara zincir, kelepçe ve benzeri aletler takılamaz. Ancak zorunlu hallerde gerekli önlemin alınabileceği belirtilmiştir.

         Oysa, Antalya L Tipi Kapalı Ceza Evi’nden duruşmaları için, ceza evinden, adliyeye getir-götür yapılan tutuklular ve çocuk tutuklular, ayrımsız olarak kelepçelenmekte, cezaevi nakil aracında dahi kelepçeli olarak tutulmaktadırlar.

         CGTİHK. m.116 göndermesiyle, m.58/2. fıkra uyarınca, hükümlüler de, tutuklular da, havalandırma ve ışık durumu yetersiz araçlarla, eziyet verici veya onur kırıcı şekilde nakledilemez. Nakil sırasında alınacak tedbirler, hükümlü ya da tutuklunun firarını önleyici sınırları aşamaz.

         Hayvanların naklinde dahi gözetilmesi gereken uluslararası kuralların geldiği aşama dikkate alındığında, insanların tutuklu ya da hükümlü olarak naklinde gösterilmesi gereken hassasiyetin henüz oluşmamış olması, açık bir çelişkidir.

         Sırf bu gayri insani nakil nedeniyle, mahkûmlar hastaneye gitmiyor ve mahkemelerin bir an önce kendilerine ceza vermesini ister hale geliyorlar. Belirli bir süreden sonra, özellikle yaşlı ve hasta mahkûmların, suç işlemedikleri halde, suç kabulünde bulundukları da söyleniyor.

         Tutuklulara ve çocuklara ayrımsız kelepçe takıldığı gibi, gayri insani koşullarda havasız ortamda nakilleri yapılmaktadır. Bir de Antalya’nın sıcak iklimini ekleyip, kapalı mekânlarda oluşan sera etkisinin yarattığı riskleri bir düşünün. Yanarak ölen mahkûmların kilitli kapılarının açılmadığı bir ülkede, mahkûmların güvenliği bulunmuyor. Araç soğutucuları usulünce çalıştırılmıyor.

         CGTİHK. m.58/4. fıkra uyarınca, nakil sırasında, hükümlü veya tutukluların iaşe ve bedensel ihtiyaçları giderilir. Ancak adliyenin bodrum katındaki nezarethanelerde bekletilen tutukluların bekletildiği ortam, hava koşullarına uygun iklimlendirme ve temizlikten mahrum olduğu gibi, tutuklulara, öğle yemeği olarak (yarım ekmek, bir domates ve bir hıyardan ibaret bir yemek)verilmektedir. Oysa adliyenin yemekhanesinde mahkûmlar çalıştırılmakta, askerler de aynı yemekhaneden yemek yiyebilmekte iken, tutuklular adliyenin tabldot yemeğinden mahrum bırakılmaktadırlar.

         Mahkûmların iaşe ihtiyaçlarını ayarlayabilmesine fırsat tanımak ve kantin ihtiyaçlarını daha isabetli giderebilmelerine imkân vermek için, defalarca talep olunmasına rağmen, yemek listesine dair bilgilerin, koğuş panolarına asılmasını dahi temin etmeyen cezaevi idaresi, nakillerdeki iaşeyi hiç düşünmüyor.

         Acaba aylık yemek listesi, koğuş panolarına neden asılmıyor? Bir tutuklunun günlük iaşe bedeli olan 4 TL’lik iaşe verilip verilmediğine dair bir sonuç ortaya çıkabilir diye mi?

         4-Hangi Cezaevi Yazın Bu Kadar Sıcak, Kışın Da Soğuk Olabilir?

         Antalya L Tipi Kapalı Ceza Evi’nin mütahidi, edimin ifasına hile kattığı için, kendi yaptığı cezaevinin müdavimlerinden olmuş. Gerçekten de bu cezaevi, Antalya’da, Döşemealtı ilçesinde, güneşin bağrına en yakın yere yapılmış, ne kışın soğu, ne de yazın sıcağı önleyecek herhangi bir izolasyon sistemi uygulanmadığından, yazın aşırı sıcak, kışın da aşırı soğuk oluyor. Bu da, cezaevinde tutuklular için yeterli eziyet ve işkenceyi ifade ediyor.

         Mahkûmlar yazın aşırı sıcakta, kavruluyor, kışın ise üşüyüp, donuyorlar. Yazın bu cehennem sıcağından korunabilmek için, mahkûmların tek çözümü, cezaevi kantininden 75 TL.’ye satın almak zorunda kaldıkları ayaklı vantilatörler.

         Odalarda, yine mahkûmların kendi olanakları ile cezaevi kantininden edindikleri buzdolabı, su ısıtmak için kullandıkları ketıl ya da semaverler nedeniyle, her koğuşa yüklü miktarlarda elektrik faturası geliyor ve bu elektrik faturasını, yönetmelik gereği mahkûmlar karşılıyor. Ancak burada da ödemeyen ya da ödeyemeyenlerin yükü, ödeyenlere bindiriliyor. Sorun da burada doğuyor.

         Nevresim takımı yeterli değil ya da yeterli verilmiyor. Bu da kantinden. Yastık da yeterli verilmediğinden, yine kantin aracılığı ile cezaevi terzihanesinden karşılanıyor. Parası olmayanlar ise, bu temel ihtiyaçları nedeniyle mağduriyet yaşıyorlar.

         Koğuşların en temel ihtiyaçlarından olan yüzey, tuvaleti bulaşık ve el temizliğine dair temizlik malzemeleri de dahil, bardak, çatal, kaşık, tabak gibi koğuşlarda demirbaş olarak kullanılan malzemeler dahi, mahkumlarca, cezaevi kantin fişi ile karşılanıyor ve bedelini mahkumlar ödüyorlar.

         Örneğin L Tipi Ceza Evi’nin B/11 Koğuşunda, Temmuz ayında, sevk tutuklaması nedeniyle tutuklu kalan ve daha sonra Iğdır’a sevk olunan Murat ARAS adlı tutuklunun kantin fişinde yazılı olmadığı halde, 2 adet musluk satıldı, bedeli hesabından tahsil olundu. İtirazına rağmen musluklar koğuşta kaldı. Resmi bir kurumda olan, ufak-tefek olaylardan bir örnek olarak bunu veriyorum. Tüm gün, hafta, ay ve yıllara benzer olayları yerleştirmek mümkün.

         Cezaevi yapılalı henüz 10 yıl olmamışken, kalorifer sistemi arızalanmış durumda ve birçok koğuşun kaloriferleri randımanlı çalışmıyor. İdare de bu konuya çözüm üretemiyor.

         5-Bazı Akıldışı Uygulamalar:

         Antalya L Tipi Kapalı Cezaevi’nde hiçbir spor faaliyeti yok. Mahkûmlar, spor yerine, açık alanda bulunan ve toprak saha olan bir yere çıkarılıyorlar. Kışın çamur, yazın toz-toprak ve hiçbir yerinde gölgesi olmayan bir ortam. Özellikle yaşlılar çıkmıyor ve sıcak olduğundan yakınıyor. Gençler ise, kışın çamurundan, yazın da yine sıcak, toz ve topraktan yakınıyorlar.

         Cezaevinin kapalı spor salonu olduğundan söz ediliyor ama nedense burası kullandırılmıyormuş. Ya da bu kapalı alanı kullanan mahkûma rastlanmamış.

         Cezaevine aynı ilden yani Antalya il merkezi ve ilçelerinden kargo kabul edilmiyor. Bu nedenle mutlaka Burdur-Bucak ya da Isparta’dan gönderi yapılabiliyor.

         Mahkûm yakınlarınca, cezaevinde bulunan bir mahkûma gönderilen hukuk kitapları dahi denetimden geçiyor ve asgari 3 gün sonra içeriye getirilebiliyor.

         Mahkumların ziyarete gelen yakınlarının durumu ayrı bir komedi. Yaşlı, kadın ve çocuklar, yeterli sosyal atmosferden yoksun cezaevindeki yakınlarını ziyaret edebilmek için, uzun uğraşlarla, sanki bir daha gelmemeleri için, her türlü engel ve horlamanın yaşandığı dile getiriliyor.

         Cezaevi içinde, koğuşlar arasındaki posta haberleşmelerinde yapılan bir uygulama var ki, akla zarar. Bir koğuştan diğer bir koğuşa mektuplar, posta pulu yapıştırılmak suretiyle kabul ediliyor. Oysa herhangi bir PTT hizmeti olmamasına ve cezaevi idaresi tarafından mektup dağıtımları yapılmasına rağmen, posta pulu yırtılarak, mektuplar alıcısına veriliyor. Bu uygulama diğer cezaevlerinde var mıdır, bilemiyoruz ama PTT hizmeti olmayan bir haberleşmede, mahkûmların 1 TL.’lik pul yapıştırması, sonra bu mektubun okunup denetimi yapıldıktan sonra, zarftaki pul yırtılıp iptal olunuyor. Oysa, 27.06.2005 tarihli, 04-5/23 sayılı CTE No:1 sayılı Bakanlık Genelgesi’nin, Beşinci Bölüm, Diğer İşlemler kısmında m.6’da bu husus açıkça yazıyor ve gönderilerin PTT aracılığı ile yapılmayacağı bildiriliyor. O halde kurum içi mektuplardan posta pulu alınması usulsüzdür.

         CGTİHK.’un m.6’da, hapis cezalarının infazına ilişkin ilkeler düzenlenmiştir. Kanun’un m.6/1-e bendinde, ceza infaz kurumlarının “nitelikli”elemanlarca denetleneceği öngörülüyor. Ancak sürekli çalışanların ise, “nitelikli”olmayabileceği de teslim edilmiş oluyor. Çalışan ceza infaz ve koruma memurlarının bazı davranış modeli “Bekçi Murtaza” yı aratmayacak düzeyde. İçlerinde oldukça düzgün ve işinin gereği gibi davrananlar da çoğunlukta. Ancak “amir”düzeyindekilerin davranışları, bu “iyi”insanları da kötüleştiriyor.

         Cezaevinde kantin işletmeleri ciddi bir gelir kaynağı oluşturuyor. Özellikle sıvı içeceklerde, piyasa koşullarına göre, bayi satışlarını arttırmak amacıyla verilen bedava kontenjan, ceza evinde kalan mahkûmlara yansımıyor. Örneğin mahkumları daha önceki bir evrede, Süral Su markasına ait suyun 1,5 Lt.’lik pet şişesine 0,50KR., 6’lı paketine 3,00 TL. öderken buna itiraz etmişler ve 1,5 Lt’lik pet şişeler yerine adeti 1,50 TL. olan 5 Lt.’lik petlerde suyun satılmasını talep etmişler. Bu talep geriye şöyle dönmüş: Süral Su ile olan anlaşma iptal olunup, Erikli marka su satışına başlanmış. 1,5 Lt. pet şişelerin adeti 0,75 KR., 6’lı paket 4,50 TL. olmuş. Şişesi 1,50 TL. olan 5 Lt’lik sudan ise satma talebini kabul etmemişler.

         Cezaevlerinde, doğrudan mahkûmların herhangi bir talepte ısrar etmesi, bu taleplerini topluca dile getirmeleri bir disiplin sorunu, bir “isyan”karalaması haline getirilebiliyor. Mahkûmların görüş, telefon ya da başkaca haklarını kısıtlama tehdidi ile itirazsız bir hayat kuruluyor.

         6-İyi Şeyler Olmaz Mı?

         İnsanın en temel haklarından olan özgürlüğünün kısıtlandığı bir yere iyi gözle bakılmaz. Orada olan biteni de kabul etmek pek kolay da olmaz.

         Ancak hastane gibi hapishanenin de iyi yanları var. Hastane ne yapıyorsan, yani yatarak dinlenmek gibi, hapishanede de bir benzerini yaptığını düşünerek, dışarının, kendimize ait olmayan hayatının bedenimize ve ruhumuza verdiği hasarları gidermenin bir fırsatı olabilir.

         Okuma fırsatı bulamadığımız kadar okuyabiliriz. Cezaevinde nedense en çok okunan kitap Kuran-ı Kerim.

         Tarihte iyi yazarların hapishane ve hastane ortamlarını fırsata dönüştürdüklerini düşünürsek, insan yazar da olabilir pekâlâ.

         Bütün bu iyi bakışımız ile ulaşacağımız sonuçlar, cezaevi yönetiminden kaynaklanan değil hapishanelerin kendi varoluş gerçekliğindendir.

         Her kötü olayın mutlaka, iyi bir yanı, bugün olmasa da, bir gün mutlaka önümüze çıkar ve biz “kötü”olarak değerlendirdiğimiz bu olayların aslında “iyi”olarak elde ettiğimiz kazanımların nedenleri olduğunu, çok zaman sonra fark ederiz.

         7-Af Konusu:

         Hapishane üzerine düşünürken, af konusunu es geçmek olmaz.

         18.07.2012, Çarşamba günü, saat 17:30’da Adalet Bakanlığı Sadullah ERGİN, Antalya L Tipi Kapalı Cezaevi’ni ziyarete geldi.

         Genel olarak bu gibi ziyaretlerde kullanılan koğuşlardan birisinde kalınca, bakan ile yüz yüze görüşme fırsatını da buluyor insan.

         Kamu görevlisi olup, ama hala memuriyeti devam ederken, ama emekli olduktan sonra, tutuklanan ya da hüküm giyenleri, ayrı bir koğuşta barındırıyorlar. Belki de tutuklu ya da hükümlü ayrımının olmadığı koğuş sınıfı, “memur koğuş”larıdır.

         Bakan Sadullah ERGİN ile okul arkadaşıymışız. Benden bir dönem sonra başlayıp, bir dönem de önce bitirmiş, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni. Mahkûmların dile getirdiği sorunları dinlerken, arada konuşma fırsatı oldu, bende bakanlıktan gerekli izin alınmadan hakkımda soruşturma yapıldığını dile getirdim. Bu arada, tutuklu olarak avukatım ile gereği gibi, yasaya uygun olarak haberleşemediğimi söyledim. “İlgileneceğini”söyledi. Ben hala buradayım.

         Daha çok hüküm almış mahkûmlar, Bakan Ergin’e “Af var mı?”diye sormadan edemediler. Bakan Ergin bu konuda, açık ve kesin bir yanıt vermeyerek, “Bazı çalışmalar yapılıyor. Ama bu çalışmalar netleşmeden bir şey söylemek zor.”mealinden bir yanıt verdi. Bakan’ın bu yanıtı, hükümlüler arasında bir sevinç yarattı. Yani “Bir çalışma var ama, bu af konusu hassas bir konu, konu netleşmeden bir şey söylenmez!”manasında yoruma neden oldu.

         Bakanın bu “af”konusundaki samimiyeti, TCK.’da, “Çocukların cinsel istismarı”başlığı altında yer alan m.103/6. fıkradaki düzenlemeye dair yanıtı oldu. Cinsel istismar suçunun mağduru beden ve ruh sağlığının bozulması halinde, alt sınırı 3, üst sınırı 8 yıl gibi geniş bir aralığa sahip hapis cezasının alt sınırı doğrudan doğruya 15 yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasına hükmolunuyor. TCK. m.102/5. fıkrada da 10 yıldan az olmamak üzere hapse mahkûmiyet söz konusu oluyor.

         “Beden ve akıl”sağlığı yerine, “beden ve ruh”sağlığı denildiği için, “ruh”sağlığı ise “akıl”sağlığı gibi objektiflik taşımadığından, Yargıtay’ın da itirazına konu olmuştu. TCK. m.32’de yer alan “akıl hastalığı” na benzer bir kesinlik yerine, “ruh sağlının”bozulmasının, ceza artırımı nedeni kabul edilmesinin yarattığı tereddütlerin giderilmesi amacıyla, hükümetin bir çalışma içinde olduğu biliniyordu. Bakan Ergin buna dair düzenlemenin Ekim 2012’de Meclis’ten geçebileceğini ve bu konudaki mağduriyetlerin giderileceğini söyledi.

         Dördüncü Yargı Paketi hakkında da, basında yer aldığı kadarıyla bilgi veren Sadullah ERGİN, Antalya L Tipi Cezaevi’nden doğru, bir “af”muammasına da imza atarak geçecekti.

         Peki mevcut hükümet “af”konusunda ne düşünüyor?

         Türkiye’de her 10 ya da 12 yılda bir af kanunu çıkarılmış. 1974 yılından bu yana ise, tüm sonuçlarıyla cezaları ortadan kaldıran bir af kanunu ise çıkmamış. 5237 sayılı TCK. m.65’de yer aldığı manada bir af projesi, mevcut hükümetin gündeminde mi?

         Şimdiye kadar çeşitli özel aflar, suçların suç olmaktan çıkarılması, kabahat nevine dönüştürülmesi ya da cezaların miktarlarında yapılan oynamalarla, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair düzenlemeler gerçekleştirilmiş. TCK. m.65/1. fıkrada yer alan manada bir genel af nasıl ve ne zaman çıkar?

         Anlaşılan o ki, mevcut hükümet, hali hazırdaki konjektürde, önceki hükümetlerin elinde patlayan bombaya dönüşen af konusunda oldukça temkinli.

         Ancak, dışarı hayattakinden daha fazla duyarlılaşan mahkûmlar, Dünya’da ve Ortadoğu’da meydana gelen siyasi sosyal ve ekonomik değişimleri daha dikkatle izliyorlar. Türkiye’nin içinde bulunduğu savaş ortamını görüyorlar. Irak’ta, Suriye’de gerçekleşen değişimleri ve bunun karşısında hükümetin tavrını takip ediyorlar.

         Yeni bir Ortadoğu konseptinde, Kürt sorunu ile öteden beri karşı karşıya kalan Türkiye’nin artık ipin ucunu kaçırdığını ve önüne konulacak projelere dolaylı olarak da olsa “evet”demek durumunda kalacağını söylemek mümkün.       

          Bu bakışla, Abdullah ÖCALAN’a ev hapsi ya da topyekûn bir af projesi ile yeniden bir toplumsal uzlaşıya ihtiyaç var. Bu da, ya Ortadoğu’da olacak bir savaş sonrası ekonomisi çökmüş ve yıkılmış bir Türkiye’de ya da kendi halkı ile barışmanın yolunu bulmuş yeni bir Türkiye’de mümkün olabilir.

         Böylelikle hükümlü mahkûmlar Kürlerin ve ÖCALAN’ın durumuna endekslenmiş bir af umudunu taşıyorlar. “Savaş olmasın, barış olsun, af olsun!”diyorlar.

         Bunun da yolu, toplumsal uzlaşmanın temelini oluşturacak yeni bir anayasadan geçiyor.

 

                                                                                     28.07.2012/ANTALYA  

https://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=_wfUkWxBDfQ

215
0
0
Yorum Yaz