Avrupa'ya karşı Avrupa argümanı

2007-04-05 22:50:00

Boylardan Osmanlı soyuna, oradan farklı din ve ulusları bir araya getiren koskoca bir İmparatorluğa dönüşen ve bugün Türkiye Cumhuriyeti olarak kendisini ifade eden sürecin Anadolu’daki kökleri Hitit, Sümer ve Etilere kadar uzanıyor. Anadoluluğu bilince çıkarmanın en güzel ifadesini Sümerbank ve Etibank gibi kamu bankalarında simgeleştiren Türkiye Cumhuriyeti, bu gün Avrupa Birliği üyesi olma yolunda ilerliyor. AKP’nin Avrupa Birliği sürecinde giden otobüs şoförlüğünde gösterdiği çabaları, sırf bu manada desteklemek gerekiyor. Çünkü otobüsün içinde birlikte gidiyoruz.             Osmanlı İmparatorluğu’nun yapısının Avrupa Birliği’ne, Türk köylerinin yerleşim ve yönetim yapısının eşitlik ve demokrasiye, kadınlara savaşta dahi yer verecek kadar saygı gösteren Anadolu kültürümüze bakarak bugünkü feminist görüşlere kaynak teşkil ettiğini görmek için, tarih ezberlerimize bakmak yeterli.          Avrupa’da doğan “ulus” fikriyatı, Osmanlı bünyesindeki halkların bağımsızlık mücadelesine temel teşkil etti. Başlangıçta İslam ümmetinin Avrupa uç boyunda yer alan Müslümanlığı temsilen “Türk” ve Türklerin yurdu manasında “Türkiye” adlandırması da Avrupalıların bir adlandırmasıydı. Bir avuç Anadolu toprağına gerilerken, Genç Türkler ve Ziya Gökalp gibi Türk milliyetçiliğinin öncüleri tarafından geliştirilen bir perspektifle “Türklük bilinci” Almanya, Japonya ve İtalya’da doğup uzun savaştan sonra aynı yerde çöken faşist eğilimlerden de güç alarak, başka ülkelerdeki Türkleri de bir çatı etrafında birleştirme amacı güden Turan fikriyatına kadar ilerledi.             Turan yerine Türk yurdu Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğindeki Türkiye Cumhuriyeti ise, bütün Dünya’daki Türklerin birliği yerine, Lozan ile kabul edilen Misak-ı Milli sını... Devamı

Anlaşılmak zor

2007-04-05 02:05:00

          Anlaşılmak zor, anlatabilir olmak ise daha zor. İnsanın kendisini bir başkasına anlatabilmesi için, hangi araçları kullanabiliyoruz ki? Henüz yeterli araçlarımız var mı? El, kol veya vücut hareketleri ile iletişim sağlayan insan, konuşma yeteneğini geliştirmiş. Konuşmanın dışında, yazma yöntemiyle iletişim kurarken de, konuşma düzeyinin ötesinde yeni sözcükler kullanamıyoruz. Peki konuşurken ya da yazarken kullandığımız sözcük hazinemiz ne kadar ki?          Gündelik hayatımızda kullandığımız sözcüklerimiz, bir zaman sonra ortaklaşıyor. Ancak bu ortaklaşma, hakim olan anlayış çerçevesinde şekilleniyor. Her birimiz aşkı, seksi, siyaseti, arkadaşlığı, kardeşliği, ulusalcılığı, milliyetçiliği, dürüstlüğü, ilahi bir başka anlayışla ifade etmeye çalışırken, bir noktadan sonra ortak bir payda da buluşuyoruz. Bu ortak payda hakim olan yaklaşımların ağırlığını taşıyor. Hakim anlayışa itiraz edenler ise, aykırı kalıyor. Aykırıların kullandıkları sözcükler dahi, “ben bunu farklı anlamda kullanıyorum”a dönüşüyor. Bu aykırılık hayatın her alanında yaşanıyor.          Peki hangisi doğru dediğimizde, toplumsal kuralların ortak paydasını çözüm olarak görüyoruz ama aykırılığa devam ederek, hakim olan anlayışın verdiği anlamları değiştirmeye çalışıyoruz. Bu arada aykırılığın getirdiği bütün aforoz edilme risklerini yaşıyoruz. Yani gündelik hayatımızda, sözcüklerin anlamlarını şekillendirme uğraşında dahi iktidar kavgası yaşıyoruz.          Oysa her birimiz sıradan, çıplak insanlarız. Toplumsal yaşantımızda edindiğimiz unvanlarımızın, aidiyet atfettiğimiz geçmiş toplumsal yapıların, geçmiş yaşadığmız yörenin farklılığı ya da bir sivil toplum örgütü veya partinin üyesi veya temsilcisi olmanın ötesinde herhangi bir farklılığımız yok. Özünü yitirme ve var olan duruma uyum sağlayamama her birimi... Devamı

Altı bardakta hayatımız ve su

2007-04-05 02:02:00

         Bira, şarap, damıtık içkiler, kahve, çay ve colanın tarihi insanlığın tarihini anlatır bize. Ama dönüp dolaşıp temiz bir suya ulaşmak için insanlık neler vermedi? Savaştı ve bu gün yine suya döndü. İlk keşfedilen alkollü içeceğin bira olduğunu ve şarabın bundan daha sonra keşfedildiğini, Hz. Muhammedin ise biraya değil de şaraba lanet ettiğini, haram kıldığını biliyor muydunuz? Vallahi ben şimdiye kadar neden bunun böyle olduğu üzerine kafa yorardım ama, açıkçası bilmezdim.          Hz. Muhammed önceleri alkole karşı çıkmamış. Rivayete göre, yoldan geçerken şarap içen kişileri görmüş, selam verip geçmiş. Dönerken şarap içen kişiler kavga ediyorlarmış ve “Şaraba lanet, haram olsun!” demiş ve böylelikle şarap Arap toplumunda haram kılınmış. Peki bira? Bereketli Hilal olarak bilinen Arabistan yarımadası’ndan Mısır’a kadar uzanan bölge, ilk alkollü içki olarak biranın keşfedildiği bir yer. Hz. Muhammedin yaşadığı dönemlerde dahi alkollü bir içki olarak bira var ve ticari olarak da alınıp satılır hale getirilmiş durumda. Bira çabuk bozulan bir içecek olduğu için, taşınması, saklanması pek kolay olmuyor. Yunan ve Roma toplumunda yeni bir içecek keşfediliyor:Şarap. Şarap ilk başlarda kolay saklanan bir içki değil ama, zaman sonra saklandıkça değer kazanan bir içecek oluyor. Zaman sonra şarabın yerini damıtılmış içkiler alıyor ve geliniyor bugüne. Bira, şarap ve damıtık içkilerin dışında, henüz alkollü içki olarak sıvı içecek keşfi yapılmış değil. Bunun karşısında kahve, çay ve colanın keşfi ise daha başka bir ortam yaratıyor.          Şarabın haram kılındığı toplumlarda kahve ve çayın satıldığı kahvehaneler açılıyor. Dünya’da henüz yazılı ve görsel basının olmadığı dönemlerde, kahvehaneler piyasa haberlerinin alındığı ilk mekanlar oluyor. Bir tüccar ya da bir yönetici halk arasında neler konuşulduğunu kahve... Devamı

AB ve Kızıl Elma Koalisyonu

2007-04-05 01:54:00

        Türkiye’nin Avrupa Birliği yolunda mesafe alması, AB ve demokrasi karşıtı şoven milliyetçi çevreler ile anti emperyalist olma iddiasındaki kimi “sol” çevreleri rahatsız ediyor. Bu çevreler, elbirliği halinde, Türkiye’nin AB ile olan müzakere sürecini engellemeye çalışıyorlar. Bugün Türkiye’de oluşturulan Kızıl Elma ittifakı, AB karşıtlığını aşarak, “Atatürkçülük, milliyetçilik, ulusal bağımsızlık” gibi kimi toplumsal değerleri kullanarak neofaşist bir politika izliyor. Türkiye’nin demokratik sürecini engellemek, otoriter, içine kapanık bir üçüncü Dünya ülkesi haline getirmek ve kendi siyasetlerini ifade edebilecekleri ve rağbet görecekleri bir ortam yaratmayı amaçlıyorlar.          Toplumda gelecek korkusu ve umutsuzluk yaratarak faşist bir sürecin gelişimine katkı sunan bu çevreler, bu ülkenin gelişmesini, demokratikleşmesini istemeyen iç ya da dış unsurların ters istikamette yapmak istediklerine alet olmaktadırlar. Sihirbazın gösterdiği yerde keramet, göstermediği yerde oyun görünür. Bu çevre keramete bakarken, oyunları göremiyor. Sihirbazın aldatıcı hareketlerine kimin kandığı çoğu yerde tartışılıyor. Hangi tarafın sihirbaza aldandığı tartışmasından ziyade, Türkiye’nin ihtiyaçlarını öne çıkarmak gerekiyor.          Kutsal devleti aşarak, asker-sivil bürokrasinin ideolojisine, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ni öne çıkaran anlayış ile garson devleti yaratmaya çalışan özgürlükçü demokratik, insan haklarına saygılı, çoğulcu, katılımcı, çok kültürlü, sosyal haklara öncelik tanıyan, dayanışmacı, hukukun üstünlüğüne bağlı, ırkçılık karşıtı anlayış karşı karşıya geliyor. Tarık Ziya Ekinci’nin “AB, Marksizim ve emperyalizm” başlıkla yazısında ifade ettiği gibi, “Türkiye’nin iç dinamiklerle demokratikleşmesi, kalkınıp modernleşmesi mümkün değildir. Bunun g... Devamı

Stotükocu Cumhuriyetçiler

2007-04-05 01:05:00

Bir görüşe göre, Osmanlı Monarşisinin devamı niteliğinde, adını Cumhuriyet yaparak devam ettirilen süreçte, 3. Selim’den bu yana başlayan reformların, 1930’lu yıllara kadar doruğa çıktığını görüyoruz. 18. yüzyılın başından itibaren Cumhuriyetle birlikte, devleti güçlendirmek ve yaşatmak için öteden beri yapılmaya çalışılanlar yapılmış, 1908’den itibaren İttihatçılarla başlayarak devam ettirilen süreçte yapılmak istenilen, toplumdan daha çok, devletin öne çıkarılmasıydı. Devleti yaşatıp, güçlendirme perspektifi bugün, statükocu güçlerin savunduğu bir çizgidir. İşte bu nedenle Avrupa Birliği sürecinin demokratikleşmesine ayak diretiyorlar.  Farklı bir önerme ortaya koyanları, “2. Cumhuriyetçi” gibi yaftalarla, siyaseten refüze etmeye çalışıyorlar. Ortaya yeni bir siyasi argüman yaratmadan, bir proje koymadan, toplumun önüne ve geleceğine dair herhangi bir yeni söylemle, ufuk çizgisi göstermeden, doğrudan doğruya mevcut statükonun korunmasına yönelik savunmaya girişen ve resmi devlet partisi iktidarının yanında duran bir çizgi oluşturulmaya çalışılıyor: “Cumhuriyetçilik”          Yeni şeyler söylemek lazım Oysa Cumhuriyetçiliğin modası, Krallık rejimine karşı çıkan Fransız Cumhuriyetçileri ve devamı süreçte idi. Fakat çağımızda bu yaklaşım geride kaldı ve bugün, salt bir cumhuriyet ideolojisi ile halka bir şey vermenin imkanı kalmamıştır. Bu halk açtır, halkın karnının doyması gerekmektedir. Halk yeni üretim ilişkilerine uyum sağlayamamaktadır, halkın yeni sürece uyumlu hale getirilmesi, desteklenmesi, kendisine iş sağlanması gerekmektedir. Bütün Dünya’da gerçekleşen küresel değişim ve dönüşümü görüp, buna uygun bir hareket tarzı geliştireceğimize, “cumhuriyet” ve “ulusalcılık” söylemi ile “ulus-devlet” modelini savunan bir çizgide kalmak, tam da statükoculuk olarak kendisini göstermektedir.        ... Devamı

Sivil çözüm, temel zemindir

2007-04-05 01:03:00

    Kent yönetimlerinde olsun, ülke yönetimlerinde olsun, farketmiyor, çağdaş siyasi hayatın temel kavramlarından birisi haline gelmiş olan, “sivil çözüm”, bireylerin dışında, devletlerin de reddedemeyeceği bir yöntem haline gelmiştir. Devletlerin derin ve yüzeydeki görünümleri, bu sivil çözümlere göre şekillenmek zorunda kalmıştır. Artık doğrudan despotik bir devlet görünümü yerine, “demokratik, barışçıl” bir görünüm sergilenmek durumundadır. 1961, 1971 ve 1980’de doğrudan askeri çözümle gerçekleştirilenler, 1997’de 28 Şubat’da bir başka sivil tarzdaki darbe girişimi ile gerçekleştirilmişse de, Nokta dergisinin kamuoyuna yansıttığı gibi, anlaşılıyor ki artık sivil askeri darbeler de yapılamaz duruma gelmiştir. Hatta böyle bir ima dahi, yalanlanmaktadır. İşte bu nedenle, ister derin deyin, isterse başka bir kavram geliştirin, resmi devlet statükosu, kendi iktidarını sürdürebilmek için, artık askeri darbeler yerine, başlangıçta Sovyet Rusya’nın önce ikinci bir devrim olarak başlattığı ve fakat sonra dağılma sürecini yaşadığı, “Glasnost – Açıklık” ve "Perestroyka – yeniden yapılanma” süreci ile Ukrayna ya da benzeri ülkelerde yaşanan “renk devrimleri”nde yaratılan sivil hareketlere ihtiyaç duymaktadır.   Halk neyi istiyor? Gerçekte bu halkın istediği bir değişim süreci midir? Yoksa statükonun, kendi iktidarını yaşatmak ve yeniden sürdürebilmek için ortaya koyduğu, yönlendirdiği bir süreç midir? Bunu görmeden, desteğinin nereden geldiği bilinmeyen ve halka mal edilmeye çalışılan bu sürecin içinde kaybolup gitmektense, bir kenarda durmayı tercih etmeyi yeğ tutuyorum.          Bu nedenle ben sivil hükümetlere şans tanınmasından yanayım ve Resmi Devlet Partisi konumundaki güçlerinin odaklaşmasının karşısında, hangi sivil duruş var ise, “daha yeğ bir duruş olarak” bunu desteklemek durumunda kalı... Devamı

İkili iktidar yapısı

2007-04-05 12:58:00

 Türkiye’de tek bir yönetim tarzı yoktur. Türkiye “ikili bir yönetim tarzı”na sahiptir ve bu uzun yıllardır devam eden bir sistemdir. O nedenle, Türkiye’de sadece AKP’nin iktidar olduğu savı içinde olanlar, temelde bu noktada yanılıyorlar ve çevrelerindekileri de yanıltıyorlar. AKP iktidar olsaydı, bütün ideolojik politik strateji ve taktiklerini hayata geçirir, bunda da hiçbir çekince taşımazdı. Oysa AKP çekinceli davranıyorsa, Türkiye’nin yönetim tarzını iyi kavradığı içindir.           Önümüzde “ikili bir iktidar” yapısı vardır ve bu ikili iktidar yapısı Türkiye’ye hakimdir. Fikret Başkaya’ya göre, bu ikili iktidarın bir yanını sivil hükümetler oluşturmakta ise de, diğer yanını “Resmi Devlet Partisi” tarzında örgütlenmiş iktidar güçleri oluşturuyor. Derin Devlet diye orada burada ya da dışarıda arayıp durduğumuz güçler, esasen içeridedir ve işbirliği yaptıkları uzantıları vardır. Bu nedenle Türkiye’de iktidar alternatifi olmak isteyenlerin önce ABD’ye giderek icazet alıp gelmeleri gündeme gelmektedir. Ahmet İnsel de bunu “ikili iktidar sistemi” olarak nitelendirmekte ve köklerini Roma İmparatorluğu’na kadar dayandırmaktadır.            Asıl devlet partisi ile sivil ve fakat seçimle gelmiş olan hükümetler arasında bir iş bölümü vardır ve suyun üstünde görünenlere göre, bugün “Cumhuriyet”kavramı ile saf tutanlar, asıl devlet partisi yanında yer alarak, işbölümünde Resmi Devlet Partisi’nden yana ağırlıklarını ortaya koymaya çalışmaktadırlar.   Şüphecilik          Bilim insanı, akıl insanı şüpheci olmalı. Kuşku duymalı. Soru sormalı. En iyi soruları sorup, en iyi yanıtları yine kendimiz bulmak durumundayız. Türkiye’nin geldiği noktada, objektif bakabilmeyi becerebilmek için, bu kuşkuculuğa, a... Devamı

Hangi modernleşme?

2007-04-05 00:54:00

       İnsan yaşamını inceleyin, insanların yeme-içme, barınma, iklim koşullarına göre giyinme, cinselliklerini yaşama, üreme ve küçük aileler oluşturmak suretiyle yaşamlarını kolaylaştırma, bilim ve teknikten yararlanma ihtiyaçları temelde değişmemiştir. İnsanın esas olarak değiştirdiği şey, daha çok kendisinin dışındaki araçlardaki modernleşme olmuş ise de, kendisine ait konularda da ciddi modernleşmeler sağlamıştır. Ancak insan bir devlet yapısında, bir üretim tarzında gerçekleştirdiği modernleşmeleri, kendi bireysel yaşamında başaramamıştır. Tanrı’yı yaratacak kadar güçlü olan insan, kendi yarattığı tanrı kavramına inanacak kadar da hala bilim dışılığını sürdürebiliyorsa, demek ki, akıl toplumuna karşı hala ciddi bir direnç göstermektedir. Oysa akıl toplumu, salt maddeci bir hayatın ötesinde, insanın ruhsallığını da keşfe çıkmış ve öte yandan evrenin başka katmanlarının dahi bulunduğunu öğrenir hale gelmiştir.  Siyasal hayatımızda da insanlık, Cumhuriyet yönetimleriyle birlikte gerçekleştirilmesi öngörülen modernleşmeyi, toplumun yapısında ve bireyin yaşam tarzında değil, devletin yapısında ve üretimde gerçekleştirilebildi. Özellikle Türkiye’de tarımda, sanayide gerçekleştirilen modernleşme arayışı, bireyin modernleşmesinde nedense sürekli es geçildi. Buna engel olan neydi? İşte bunu görmek durumundayız. Bunun engeli, resmi devlet partisinin iktidarını sürdürme arayışıdır. Bugün “cumhuriyet” ve “ulusalcılık” argümanlarının arkasında yatan gizil güç budur. Bunu göremeyen ve kendi körlüğünün farkında olmayan aydın katmanın, artık solda olduğunu söylemek mümkün değildir. Statükonun savunulması sol bir duruş olamaz. Bunun adı sağ bir duruştur.           Sola ihtiyaç vardır Solda görünen herhangi bir partinin yanında yer almanın gerekliliği, karşımızdaki güçlere karşı mücadele etmekte tercih edilen bir yöntem. Peki biz ne zaman, g... Devamı

Aydın insanın yanılgısı

2007-04-05 12:48:00

Aydın insanın yanılgısı          Biz insanız. Bütün doğru ve yanlışlarımızla birlikte varız. Bu Dünya, Evren sadece insanlara mahsus değil. Görebildiğimiz mesafe uzaklığı şimdilik Güneş, Ay ve birkaç gezegenden ibaret ise de, bunun çok daha ötesinde farklı boyutlar olduğunu bilim keşfediyor. Daha keşfedemediğimiz, aklımızın, zihnimizin ermediği ne hayatlar var? Kim bilir? İnsanlık ve bilim tarihi, bugünden baktığımızda çok “saçma” süreçlerden geçmiş ve bugünlere gelmiş. Yarınlar, bugünlerin ne kadar “saçma” kalacağının ilk işaretlerini veriyor.          Sözü ile eylemi bir insan olmak mümkün mü? Bunun mümkün olmadığını öğreniyorum. Despot toplumlar daha bir, aynı durabiliyor. Sivil toplumların ise bir olduğunu söylemek mümkün değil.          Otokratik toplumlarda Devlet iktidarını elinde bulunduran güçlerin her yaptıkları “meşru” görülmek durumundadır. Oysa “sivilleşme” gerçekleştikçe, “demokrasi” yerleştikçe bu mümkün mü?          Demokrasilerde, suyun görünen yüzünün altında olan biten hilelere çoğu yerde aklımız ermeyebiliyor ve körleşen bakışımızla, gerçeği göremeyebiliyoruz. Sivilleştikçe, yani demokrasi denilen kültürü olgunlaştırdıkça, akıl toplumu olarak, daha çok strateji ve taktik hesaplar yapıldığını görmek zorundayız. Duygularımızla değil, aklımızla hareket etmek durumundayız. Bunun için bugünü anlamaya çalışırken ve geleceği kurarken strateji ve taktikleri çözmeden gerçeği göremeyeceğimizi bilmeliyiz.            Körleşme          Yani inandıklarımız ve savunduklarımızın esasen, bizim dışımızdaki güçler tarafından önceden hazırlanmış senaryolar üzerinden şekillendiğini, iletişim çağında, medyaya yön verenlerin, medya aracılığı ile ins... Devamı