Yağmur suları...

2009-02-26 22:49:00

Bir belediye başkanı neye bakar? Belediye başkanları, yağmur yağarken, betonlaşan kentlerin yağmur sularını salmadığını ve gitmek isteyen yağmur suyunun çoşup, taşıp sel haline gelmeye başladığını, yolların sel olduğunu, yayaların yollardan geçemediğini, daha fazla suların birikmesiyle araçların dahi yollarda kaldığını görür mü?Bir belediye başkanı nereye bakar? Yağmur yağarken, “arap kızları” gibi, camdan bakarlar mı? Bakarlarsa, yağmuru, birikmiş suları, suları salmayan betonu, sel haline gelen yağmur sularını, insanların sel suları ile boğuştuğunu, sırılsıklam olduklarını görmez mi?Bir kentli, bir kente nasıl bakar? İçinde yaşadığımız kentin, en basit doğa olayı olan yağmur karşısında, teslimiyeti görmez mi? Yağmur suyunun yarattığı sel felaketine bakmak yerine, belediye başkanının imajına, yakışıklılığına mı bakar?Antalya her yağmur yağdığında, sel olur, göl olur, insanlar yollardan geçemez, araçlar yollarda kalır. Araçlarını yol kenarına çekmek isteyen insanlar, paçalarını sıvarlar ve bir yandan araçlarını iter, bir yandan direksiyon hakimiyeti kurmaya çalışır. Bu arada sürücüler, aracının bujisi yağmur suyundan ıslandığı için, olduğu yerde az biraz beklese, sonra marşa basıp aracını yeniden çalıştırsa, tabi bunu bilmez ve yapmaz. Ama arabasına küfür eder durur. Oysa yağmur sularının kenti yaşanmaz hale getirmesine neden olan, yağmur sularından etkilendiği için, istop eden araç değil ki? Yağmur ve su, o kadar değerli ve yaşam için o kadar gerekli ki, doğanın kurucu bileşenleri. Canlılar için bir ihtiyaç ve aynı zamanda bir hak. Yağmurun belirli bir orandan sonrası, kentte yaşayanların gerekli önlemleri almaması nedeniyle, tehlike oluşturmaya başlaması, yani kararından fazlasının betonlaşan kentlerde sorun haline gelmesi, kent yönetiminin temel konularından olmal... Devamı

Kim kimin tarafında (3)

2008-12-08 03:02:00

AYTAÇ’ın Taraf okurlarındaki imajı ne?Bir gazetenin köşe yazarının gazetede yazıp yazmayacağına sade bir yurttaş nasıl karar verebilir? Böyle bir yetkisi doğal olarak yurttaşların yoktur. Ancak gazete okuru olarak, gazete yönetimini etkileyebilir ve köşe yazarının yazması halinde o gazeteyi satın almamayı, okumamayı örgütleyebilir. Buna Taraf gazetesi okurlarının gücü yeter mi bilinmez ama Önder Aytaç ve ortağı Emre USLU’nun Taraf gazetesine uygun birer yazar olup olmadıkları tartışılmaya değer. Önder AYTAÇ kim?Önce AYTAÇ’ı tanımakta yarar var. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan AYTAÇ, Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcılığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı Bakan Danışmanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı bünyesindeki Uluslararası Organize Suçlar ve Uyuşturucu ile Mücadele Akademisinde (TADOC) Uyuşturucu Kullanımı ve Talep Azaltılması Merkezi Başkanı ve Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyeliği ile IPA-Tr New(s) Poliçe Dergi-si'nin Genel Yayın Yönetmenliğinin yanı sıra Taraf gazetesi “Apoletika” köşe yazarlığı unvanlarına sahip. Fethullah Gülen’in daha düne kadar baş yardımcılarından Nurettin Veren’in, “Elimizde büyüdü!” dediği AYTAÇ, kendisine yöneltilen eleştiri karşısında, düşmanca bir yaklaşım sergilendiğini düşünüyor. Oysa Milli Eğitim Bakanlığı Dış Okullar Daire Başkanlığı görevlerinde bulunmuş babası Aysal AYTAÇ ile İçişleri Bakanlığı Bakan Danışmanlığı görevlerini yürütmüş kardeşi Özgür AYTAÇ ve kendi cephesinden bakmaya alıştığı için, sürekli devlet katından olaylara bakı... Devamı

Kim kimin tarafında (2)

2008-12-08 02:56:00

Haber üzerine duramıyor32. Gün programı Perşembe gününü Cuma gününe bağlayan gece yayınlandı. Programın arkasından kaleme alınan eleştiri yazısı e-posta ile Önder AYTAÇ’a ve Taraf gazetesi yazarları ile gazetenin bütün e-posta adreslerine gönderildi. Kendisine gönderilen e-posta yazısı üzerine “duyarlı bir köşe yazarı” imajı da verecek şekilde, aynı –Cuma- günü saat 12.30 sularında telefon ile Taraf okurunu arayarak görüşme yapan Önder AYTAÇ,  ertesi gün, hakkında yer alan Taraf gazetesi haberini okuduktan sonra, kan beynine çıkmış olmalı ki, duramıyor ve sanki haberi Taraf okurunun yaptırdığı inancı ile geçiyor klavyenin başına –imla hataları Önder AYTAÇ’ın-:            “İsmail Bey            1. her ne kadar telefon ile konuşmuş olsak da, istedim ki söz uçar yazı kalır felsefesine göre bende tarihe not düşmüş olayım.            2. '...05.12.2008 Cuma gecesi -saat 01.20 sularından itibaren 02.30'a kadar devam eden- 32. Gün programında, "Polis Şiddeti" ile ilgili tartışma programında, sizi daha iyi tanıma fırsatı bulduk...' demişssiniz bence 1 program ile beni daha iyi tanımış oluyorsanız, bence siz 'tanımak' kavramının içini doldurmakta zorlanıyorsunuz. Ya da sizin orada tanımak ile benim anladığım anlamda tanımak arasında bir fark var.             3. Ben sizi tanımak için e-mailimi sizin yaptığınız gibi,  Türkiye Barolar birliğine, Antalya Baro başkanlığına, antalyadaki avukatların hepsine, adalet bakanlığı ceza işleri genel müdürlüğüne göndermiyorum.Ama bu yaptığınız dav... Devamı

Kim kimin tarafında? (1)

2008-12-08 02:50:00

Kim kimin tarafında?Daha dün (6.12.2008 Cumartesi) Yunanistan’ın Atina kentinin, Eksarchia bölgesi sokaklarında devriye geçen polislerden biri, yüzleri maskeli ve kendilerine taş ve sopa ile saldırıda bulunan bir grup anarşist gence ateş ederek, içlerinden 16 yaşındaki bir genci kalbinden vurarak öldürdü. Polisin genci öldürmesi üzerine öfkelenen halk, Atina’nın her tarafında polisi protesto etti. Protestolar başkaca kentlere de yayıldı. Yunanistan İçişleri Bakanı Prokopis Pavlopulos ise, 16 yaşındaki gencin yaşamını yitirmesinden dolayı büyük üzüntü duyduğunu açıklayarak, soruşturma başlattı. İçişleri Bakanı gencin öldürülmesinden dolayı kendisini sorumlu tuttu ve istifa girişiminde bulundu. Bazılarımız için ölen genç insanın “anarşist bir grup” içinde yer alması ve polise “taş ve sopalı eylem” gerçekleştirmiş olması önemli bir unsur olarak görülebilir. Fakat çoğumluğumuz ve meşru yanımıza göre ise, düşünceleri ve yaşamları ile farklı olan insanların da yaşama hakkı olduğunu evrensel insan hakları beyannamesi ve iç hukuk mevzuatlarında kabul eden insanlık, polisin “dur” ve “vur” şeklinde işleyen yaklaşımına çare aramakla meşgul. Dur ve VurHalk dur ve vur sistemine karşı çıkarken, “polis kafası”, “elini güçlendirmek” için her türlü gayreti yapıyor. 2007 yılı Haziran ayında, Polis Vazife ve Selahiyet Yasası’na ilişkin değişiklik TBMM’nden geçerken, Ankara’nın Kızılay’ında bir binaya bomba konulduğu ve bombayı PKK’nın yaptığına ilişkin gazetelerde yer alan haberler, yasa değişikliği olup bittikten sonraki bugün, “polis kurşunu ile öldürülen insanların haberlerine dönüşt&uum... Devamı

TARAF GAZETESİ KÖŞE YAZARI ÖNDER AYTAÇ'A MEKTUP

2008-12-07 01:00:00

Sayın Önder AYTAÇ, 05.12.2008 Cuma gecesi -saat 01.20 sularından itibaren 02.30’a kadar devam eden- 32. Gün programında, “Polis Şiddeti” ile ilgili tartışma programında, sizi daha iyi tanıma fırsatı bulduk. Taraf gazetesinin farklılığı, eğer sizin görüşlerinizle oluşan bir farklılık ise, bu farklılığın başımıza yeni işler açmaya yönelik bir farklılık olduğunu hep birlikte hissettik ve izleyenler olarak -3 kişi- “sizin olduğunuz” Taraf gazetesi okuru olmaktan dolayı “utanç” duyduk. Çünkü siz, oğlu polis tarafından öldürülmüş olan bir babaya, “İzmir’e neden taşındığı, bu taşınmasının arkasında, onun potansiyel bir suçlu olduğu” imajını yaratmaya çalışarak, konuya tehlikeli bir zihin boyutu kattınız. “Bu konumda olan insanların çocukları öldürülebilir!” mi, demek istiyorsunuz? “Polis alkollü araç kullanan ve dur ihtarına uymayanları vurabilir!” mi, diyorsunuz? Sormuyoruz, yanıtını biliyoruz ve öyle dediniz. Yani alkollü araç kullanan sürücüler polis tarafından “vurulabilir”! Bu nasıl bir mantıktır ve nasıl bir bakış açısıdır? Alkollü araç kullanmanın yarattığı tehlike ile bu insana karşı uygulanan öldürücü şiddetin oranını ölçme derece ve muhakemesinden uzak olmanız niye? Bilin ki, alkollü araç sürmek bir kabahattir. Müeyyidesi para cezası ve aracın seyir halinden menidir. Alkollü araç süren bir insanı öldürmek ise, kasten işlenen ve cürüm niteliğinde cinayet suçudur. Koşullara göre ceza tayini farklı olmak üzere, cezası müebbet hapistir. Siz bu her iki ayrı kural ihlalini nasıl aynı kefeye koyar ve her iki kural ihlaline uygulanan iki farklı cezai mü... Devamı

O da artık bir güvercindi...

2008-11-11 21:26:00

O da artık bir güvercindiAdam konuşuyordu:Bunca acılar yaşadım / Düşmanlarımın açtığı yaralara katlandım / Dostlarımın sözleriyle yaralandım / “Her şeye rağmen yaşayacağım.” Adam şairden esinlenmiş, umuda seslenmişti.Karşıdaki kadın söylendi: Sen umurunda değilsin ki yaşamın! Sonra anlatmaya başladı:İniyordum bir gün trenden / Düşündüm ki ben bir günah işledim / Patlamadan sonra uzun zaman tedaviye yanıt vermedim / Trenden inmek istedim / Bir gün bir çocuk / Hastane odasında / Aynı kaderi paylaştı benimle / Uyuyan bilincim uyanmıştı / Demek ki bu bir ceza değil, kaza.Geç kalsaydım geçip gidecekti yaşam treni / O günden sonra tutundum yaşama / Anladım ki / Hiçbir şey umurunda değildir yaşamın / Senin iyi ya da kötü olmanın.         Gider / Yaşam treni her daim kendine özgü, gider / Yok öyle, “her şeye rağmen yaşayacaksın! / Asıl sen yaşama tutunacaksın!Çünkü beklemez yaşam treni / Tutunduğumuz sürece bu trene / Devam ediyoruz hayata / Bunu anlayacaksın.Adam şaşırdı, düşündü:Peki ne yapmalıyım / Nasıl kurtulmalı bu girdaptan?Kadın anladı ve söyledi:Ağlasan da üzülsen de / Katlanmak zorundasın bütün iyiliğinle / Dostlarının sana katlanmazlığına.Önce en yakınındakinin hançerinden / Başlamalısın, iyileştirmelisin kendi ellerinle / Açılan yaralarını.En iyilikleri paylaştıkların, biraderlerin / Ne merhem uzatırlar / Ne dönüpbakarlar, uzaktırlar.Yine de katılmak zorundasın bu yolculuğa / Ucunda kıyısında kalsan da tutunmalısın. Tutunmayı bıraktığında bu trene, inmişsindir / Bakamazsın bile nasıl gittiğine arkasından / Çünkü indiğin anda / Görece bir başka yolculuğa çıkmışsındır.Kendi başına direnmeyi, öğrenmelisin.          Onun içindi... Devamı

ANTALYA KENTİNDE YAŞAYAN EVSİZLER HAKKINDA RAPOR

2008-02-28 20:23:00

         Kent hayatının sokaklarında yaşayan küçük büyük insanlarımız, sıcak yardıma ihtiyaç duymaktadırlar. Bu insanlarımızın içinden çocukları, kadınları ve 65 yaşın üzerinde ama sağlıklı olan insanlarımızı çıkardığımızda, henüz toplum ve devlet tarafından sahip çıkılmayan bir grup vardır ki, biz bunlara “evsizler” diyoruz. Bu insanlar, aile bağları kopmuş, öteden beri yaşadıkları yerlerden ayrılmış ve kent hayatına tutunamamış kişilerdir.          İnsanın en temel ihtiyaçlarından olan barınma ihtiyacını karşılayamayan ve kent sokaklarında yaşamak durumunda kalan insanlar olarak tanımlayabileceğimiz “evsizler” sorunu, çözüme kavuşturulması gereken ciddi bir sorun olarak karşımızda durmaktadır.          Bu insanlarımızın bu durumda olmasının gerisinde, bir çok neden vardır. Her birinin öyküsü ayrı ayrı olabilir. Ortak noktaları ise, sokaklarda yaşamak zorunda kalmalarıdır. Çoğu bunu bir zorunluluktan ziyade, bir yaşam biçimi haline de getirmişlerdir. Yani “saray versen kabul etmez, illa da sokakta yaşamak ister.”          İşte bu kesim insanlarımızın çok zor duruma düştüğü zamanlar vardır. Soğukların en üst derecelere ulaştığı aylarda, bu insanlarımızın bir barınma evinde korunmasına ihtiyaç vardır. Şimdilik bu insanlarımız uyuşturucu ya da alkol kullanmak suretiyle soğuklarla baş etmeye çalışmakta iseler de, bu süreç onların sağlık koşullarının gün geçtikçe daha da kötüleşmesine ve kent hayatı için, sağlık yönünden ciddi tehlikelerin de oluşmasına neden olmaktadır.          Çünkü bu insanlarımızın bulaşıcı hastalıklara dönüşen sağlık sorunları, başka insanlarla temas halinde, tehlikenin boyutları bir kat daha artmaktadır.          Verem Hastanesi sorunu:     &nbs... Devamı

Demokrasi, özgürlük ve ekoloji

2008-01-07 22:25:00

Bugün geldiğimiz noktada, “Demokrasi, özgürlük ve ekoloji” fikri etrafında bir araya gelmekten başka çaremiz kalmamıştır. Ancak, Türkiye’de kurulu hiçbir siyasi parti, ne demokrasiyi ne de özgürlüğü henüz içselleştirmiş değildir. Bu nedenle bir araya gelme ve örgütlenme anlayışlarında zafiyet vardır. Demokrasi, bir ülke içinde yaşayan insanların doğrudan iradelerini koyabildikleri ve salt çoğunluğun değil, aynı zamanda azınlıkların da kendi düşüncelerini ifade etme ve var olma özgürlüğünü kullanabildikleri bir sistem olarak anlaşıldığında, kanımızı donduracak derecedeki görüşler dahi kendisine özgürlük alanı bulabilmelidir. Ülkelerin salt kana dayalı oluşumları artık geçerliliğini yitirmiş, başlı başına Dünya bir ülke haline gelmiştir. Özgürlüğü de bütün bireylerin kendi maddi ve manevi bütünlüğünü oluşturabilme, ifade edebilme, kendisini yaşayabilme hakkını hayata geçirmesi olarak anlamak gerekir. İnsanlar kendi özgüllerinde farklı olabilirler ve bu farklılıklarını yaşatabilirler. Ekoloji, yeryüzünde var olan canlı ve cansız bütün varlıkların karşılıklı olarak etkileşimlerini inceleyen bir disiplin alanı. Yani birimiz, diğerimizin varlığından etkileniyor, bir Kutup Ayısının yok oluşu, sıranın bize de geleceğinin işaretini veriyor. İnsan Rahman-i ve Şeytan-i duygu ve düşüncelerle vardır. Zıtların birliği aynı bedende bulunur. Bir şey iyi ya da kötü olarak kabul edilemez. Aynı zamanda hem iyidir, hem de kötü. İşte demokrasinin, özgürlüğün, ekolojik bir anlayışın sosyal yanını öne çıkardığımızda, her ekosistemin kendi içinde özkültürel değerleri vardır. Her değeri, kendi içinde ele almak ve başka değerlerle etkileşimlerini gözlemek gerekir. Bugün ne düşünüyoruz? Feodal üretim ilişkilerinin sonlanıp, kapitalist üretim ilişkilerinin geliştiği 19 ve 20. yüzyılda, feodalizm ile kapitalizm aynı anda, başat bir süreç yaşamıştır. Bir toplumda yaygın olan üretim ilişkileri, diğer bir toplumda azalmış ya da artmış olabilir. Aynı toplum içinde dahi fa... Devamı

Altı bardakta hayatımız ve su

2008-01-07 22:18:00

         Bira, şarap, damıtık içkiler, kahve, çay ve colanın tarihi insanlığın tarihini anlatır bize. Ama dönüp dolaşıp temiz bir suya ulaşmak için insanlık neler vermedi? Savaştı ve bu gün yine suya döndü. İlk keşfedilen alkollü içeceğin bira olduğunu ve şarabın bundan daha sonra keşfedildiğini, Hz. Muhammedin ise biraya değil de şaraba lanet ettiğini, haram kıldığını biliyor muydunuz? Vallahi ben şimdiye kadar neden bunun böyle olduğu üzerine kafa yorardım ama, açıkçası bilmezdim.          Hz. Muhammed önceleri alkole karşı çıkmamış. Rivayete göre, yoldan geçerken şarap içen kişileri görmüş, selam verip geçmiş. Dönerken şarap içen kişiler kavga ediyorlarmış ve “Şaraba lanet, haram olsun!” demiş ve böylelikle şarap Arap toplumunda haram kılınmış. Peki bira? Bereketli Hilal olarak bilinen Arabistan yarımadası’ndan Mısır’a kadar uzanan bölge, ilk alkollü içki olarak biranın keşfedildiği bir yer. Hz. Muhammedin yaşadığı dönemlerde dahi alkollü bir içki olarak bira var ve ticari olarak da alınıp satılır hale getirilmiş durumda. Bira çabuk bozulan bir içecek olduğu için, taşınması, saklanması pek kolay olmuyor. Yunan ve Roma toplumunda yeni bir içecek keşfediliyor:Şarap. Şarap ilk başlarda kolay saklanan bir içki değil ama, zaman sonra saklandıkça değer kazanan bir içecek oluyor. Zaman sonra şarabın yerini damıtılmış içkiler alıyor ve geliniyor bugüne. Bira, şarap ve damıtık içkilerin dışında, henüz alkollü içki olarak sıvı içecek keşfi yapılmış değil. Bunun karşısında kahve, çay ve colanın keşfi ise daha başka bir ortam yaratıyor.          Şarabın haram kılındığı toplumlarda kahve ve çayın satıldığı kahvehaneler açılıyor. Dünya’da henüz yazılı ve görsel basının olmadığı dönemlerde, kahvehaneler piyasa haberlerinin alındığı ilk mekanlar oluyor. Bir tüccar ya da bir yönetici halk arasında neler konuşulduğunu kahveha... Devamı

Gazetecilik zor, hele bağımsız olmak...

2008-01-07 22:14:00

  Gazeteci Umur Talu, takip ettiğim, düşüncelerine önem verdiğim, dikkate değer gazetecilerden birisidir. Erdal İnönü’nün ölümü üzerine yazdığı yazı üzerine, Aydın Doğan’ın avukatı aracılığı ile Sabah gazetesinde kullandırılan “cevap hakkı”nı ve sevgili Umur Talu’nun buna karşılık yazdığı yanıtı okudum. Gazetecilik yapmak kolay bir iş değil. Tabii ki, bağımsız olanını yapmak ise gerçekten zor. Yazı yazdığınız işyerinizden kovulmayı da göze alarak gazetecilik yapmak durumundasınız. Çoğu zaman geçiminizi sağladığınız yazı yazma olanaklarınızın elinizden alınması, sokak ortasında kalıvermeniz gibi bir şey. Her şey yolunda giderken, birden kala kalmak. Kala kalmayı göze alarak gazetecilik yapan, üstelik de bunu kimseye “yaranma” uğraşı göstermeden, dosdoğru bir şekilde, içinden, aklından geldiği gibi yapma cesareti gösteren ender gazetecilerden biri, Umur Talu. Aydın Doğan’ın vekili Av. Şehnaz Yüzer ve bu büronun ortakları konumunda olan Galatasaray Üniversitesi Rektör adayı Prof. Köksal Bayraktar, daha önce defalarca Umur Talu’yu savunmuş olan avukatlar. Mesleğin profesyonelliği işte. Ama şimdi kılıçlar karşı karşıya çekilmiş, kılıcın keskin yanı ve ucu Umur Talu’ya doğrultulmuş durumda. Bir vekilin, müvekkilini, onun hak ve çıkarlarını savunması, profesyonel mesleğinin bir gereği. Ama bir gazetecinin mesleğine, ekmeğine ilişkin dil uzatmak ise, gerçekten haddini aşmak oluyor. Sabah gazetesi köşe yazarı Umur Talu’nun 2 Kasım 2007 tarihli Sabah gazetesindeki köşesini okuyan okuyucular, bu yazıyı daha iyi anlayabilirler. Konu kısaca şu: Erdal İnönü’nün solu toparlamak amacıyla yeni bir hareket geliştirildiği ve İnönü’nün de bu çalışmalara katkı sunduğu bir süreçte, Sevinç İnönü’nün, kardeşine kefilliğinden kaynaklanan bir haciz olayı nedeniyle Erdal İnönü’nün çok önceden kurdukları bir vakfa bağışladığı mal varlığının haczedilememiş olması, “Hacizden vakıf kurtar... Devamı