Baskın Oran kürsüye, üçlü çektir Meclise!

2007-06-21 12:42:00

Baskın Oran Kürsüye, Üçlü Çektir Meclise! 20/06/2007 baskınoran.blogcu.com "İyi de abi diyelim seçildi 550 kişi içinde bir tek Baskın Hoca ne yapacak ya"? diye soranlara inatla, ısrarla bir şampuan reklamını anımsatsa da aynı cevabı veriyorum. "Bir tek Baskın hoca bize yeter" Bu kadar umutsuzluğun, tek sesliliğin, altenatifsizliğin, muhalefetsizliğin, kifayetsizliğin olduğu yerde Baskın Hoca'ya rastlamak insanın içini bir nebze olsa da serinletiyor.   Tam konuşmalardan usanıp ortamdaki herkesten umudu kestiğimiz, adam akıllı bir şeyler duyamayacağımız yargısının pekiştiği bir yerde belki bir apartman sitesinin yönetim kurulunuda, belki bir baro seçiminde, belki bir köy kahvesinde birden bir ses çıkar ve mantıklı mantıklı konuşmaya, ezberi bozmaya, size "vay be helal olsun" dedirtmeye başlar. O anda daha önceki onlarca olumsuz, iç karartıcı sesi unutur bir kişinin sizin içinizde estirdiği olumlu havaya sevinirsiniz. O sesi bu seçim sath-ı mahalinde çıkaran Baskın Oran oldu işte. Kime oy vereceğim yine diye kara kara düşünenleri , "bu sefer kesin kullanmıyacağım abi" diyenleri Hoca ümitvar sesiyle yeniden ayağa kaldırdı.  Kulislerde Hoca'ya oy vermek için İstanbul 2. Bölge'ye yerleşmek isteyenlerin emlak piyasasını hareketlendirdikleri bile konuşuluyor!   Baskın Hoca sadece 23 Nisan 'da çocukların gelmesiyle ezberi bozulan mecliste ezberi her gün bozacak. Meclis koridorlarında "Hepimiz Ermeniyiz" şık olmadı diyen vekillere faşizmin de şık olmadığını anlatacak, "sözde ermenice" türküler mırıldanacak, Kürtlerden duymak istenenleri değil Kürtlerin söylemek istediklerini dillendirecek, insan hakları ve azınlık raporlarını yırtılmaz kağıtlara yazmayı önerecek, askerlerin gece yarısı bildirilerindeki demokrasi yokluğuna ve anlatım bozukluklarına itiraz edecek., "hele bir el atın da sivil anaysa yapalım be dostlar" diyecek, cuntacıları yargılama fikrini ilk kez mecliste yüksek sesle duyuracak... Baskın... Devamı

İklim değişikliği ve yeni bir su ahlakı

2007-06-21 12:40:00

İklim Değişikliği ve Yeni Bir Su Ahlâkı Ömer Madra 18/06/2007 Suyun hayatın en önemli kaynaklarından biri olduğunu belki daha doğmadan biliyoruz hepimiz, ama su kadar kaale almakta zorlandığımız bir başka şey de yok gibi. Dünyanın birçok bölgesinde artan nüfusla birlikte, tahıl yetiştirmek için, sulama yapmak üzere suya olan “düşkünlük” de artıyor ve su kaynaklarının yetersizliği her yanda kaygı yaratıyor. Dünya üzerinde hayatın tüm yönlerini tehdit etmesine rağmen yakın zaman öncesine kadar, hatta belki de hâlâ, kaale almakta zorlandığımız bir başka olgu da iklim değişikliği ve küresel ısınma. Öyle görülüyor ki, iklim değişikliği yeryüzünün dört bir yanında su problemini çok daha ciddi bir hale getirmekte.   Şöyle birkaç rakam vermek, meseleyi daha aydınlatıcı – ya da baktığımız yere göre daha iç karartıcı – hale getiriyor: Dünya ekonomisi sadece son yarım yüzyıl içinde 7 kat büyürken, doğal hayat destekleme sistemlerinin kapasitesi aynı kalmış. Aynı şekilde, su kullanımı 3 kat artarken, doğanın tatlı su üretme kapasitesinde herhangi bir artış olmamış. Dünya yiyecek talebi 3 kat artarken, sulamada kullanılacak su talebi de aynı oranda artış göstermiş.   Sonuç olarak, dünya büyük bir “su açığı” yaşamakta. Ama bu açık, yeraltı su kaynaklarının aşırı ölçüde sömürülmesi ve su tablolarının düşmesi şeklinde oluştuğu için, gözümüzden ırak cereyan etmektedir denebilir. Su seviyelerinin düştüğü, kuyuların kör kuyular haline gelmesine kadar fark edilmiyor. Su seviyeleri düşerken, küresel ısınma yüzünden ortalama sıcaklık da yükseliyor. Sıcaklık artışı ile tarımda verimlilik arasındaki ilişki ise şöyle: Ekim mevsiminde her bir derecelik sıcaklık artışı, buğday, pirinç ve mısır gibi tahılların hasadında yüzde 10 oranında bir düşüşe yol açmakta. Yeryüzünde yaşayan her üç insandan biri, temiz suya erişme şansına sahip değil. Korkunç sonuçlar doğuracağı apaçık olan bu gerçeklik, küresel ısınma ile birlikte... Devamı

Asıl değerli olan değer vermektir

2007-06-21 12:37:00

Asıl Değerli Olan Değer Vermektir Rakel Dink 19/06/2007 Sayın Uluslararası Yayıncılar Birliği üyeleri,   Eşim her fırsatta insanların temel hak ve özgürlüklerinin savunucusu oldu ve o özgürlüklerin en önemlisinin ifade özgürlüğü olduğunu da her zaman tekrarladı. Bunun yanı sıra, tarihi gerçeklerin konuşulup, çekilen acıların paylaşılması gerektiğini kendine has üslubuyla yüreklere iletmeye çalıştı ve bu, hayatına mal oldu.   Sevgili eşim, sizin de meslektaşınız ve arkadaşınız idi. Mutlaka birçoğunuz onu tanıdı ve tanıdığı için mutludur, tekrar göremeyeceği için de bir o kadar kederlidir. Bazılarınız da onu tanıma fırsatını kaçırdığı için kederlidir. Hepimiz üzgünüz, kederliyiz. Bütün dünya bizimle birlikte üzüldü ve ağladı. Ağlasınlar, ağlayalım, eşim için ve onun gibi haksızlığa uğrayan canlar için.   Aslında böylesi vahşiler ve suçsuz kanı dökenler için de ağlamak gerek, onlara acımak gerek. Acıyorum çünkü zavallılar, ve zavallı olduklarının bilincinde değiller. Bu katillere faşist demek de azdır. Onlar insanlığın, barışın, huzurun, aşkın, sevginin, sabrın, şefkatin, iyiliğin, bağlılığın, özverinin, alçakgönüllülüğün ve çalışmanın düşmanıdırlar. Onlar cesaret ve özgüven nedir bilmezler, şeffaflığı, doğruluğu, kardeşliği, sevgiyi, sevinci, paylaşmayı bilmezler. Onlara acıyorum demekle yetineceğim. Çünkü zavallı ve acınacak durumdalar. Tanrı’nın dediği gibi, durumlarının farkında olmamaları daha da acı; çünkü eğer farkında olsalar dönüp af dileyecekler ve şifa bulacaklar, katillikten, tembellikten, ayyaşlıktan, kıskançlıktan, hırsızlıktan, insan kardeşinin malına, canına, ırzına göz dikmekten, yalancılıktan, gururdan, kendini başkasından üstün veya aşağı görme hastalığından, bilgisizlikten şifa bulabilecekler. Tanrı der ki: “Ben günahkârın günahından ölmesinden hoşlanmam; ancak onların günahlarını ikrar edip tövbe etmelerinden ve sonsuz yaşamı kazanmalarından hoşlanırım.” Buna göre bize düşen yine ... Devamı

Seçimleri istemeyenler kimler?

2007-06-21 12:35:00

Seçimleri İstemeyenler Kimler? Baskın Oran 19/06/2007 Erken seçim kararı alındığından beri iyisaatteolsunlar insanlara "Böyle ortamda seçim olmaz" dedirtmek için uğraşıyorlar. Kilitlenen sistemin çözülmesi için bilinen tek demokratik çareyi, seçimleri engellemeye çalışıyorlar. Şunu baştan söyleyeyim de öyle ilerleyelim: Savaşta bile olsak bal gibi seçim yaparız. Neşe Düzel'in 11 Haziran tarihli Radikal'deki röportajında, Mülkiye mezunlarından USAK Başkanı Doç. Dr. Sedat Laçiner hatırlatıyor: "M. Kemal işgal sırasında seçim yapmıştı." Ekleyelim: İnönü de 1943 seçimlerini II. Dünya Savaşı belasının göbeğinde yapmıştı. Onun için, geçelim efendim, uğraşamayız, ‘seçimleri acaba kim istemiyor'a geçelim. Bunları dört kategoride toplamak mümkün. 1) AB'deki Türkiye düşmanları, yani Sarkozy türünden politikacılar istemeyebilir. İslamofobilerini haklı gösterecekler ki korkmuş kitlelerden oy almaya devam etsinler. 2) Türkiye'deki AB düşmanları istemeyebilir. Sevr paranoyalarını haklı gösterecekler ki korkmuş kitlelerden oy almaya devam etsinler ve demokrasinin getireceği yeni sesleri önlesinler. Yoksa, önemlerini yitirirler. Bu yüzden "Batı demokrasisi Türkiye'yi bölecek" nakaratını söylüyorlar. Bunların "Emperyalist AB yerine Rusya ve Çin var" demelerinin sebebi: Hem "Türkiye dışa kapansın" demek epey zor, hem de bu son iki ülkede demokrasi yok tahakküm var. Dikkatinizi çekti mi? Bu iki "iyisaatteolsunlar" arasında tam bir çıkar birliği var. Bunlar birbirlerinden besleniyorlar. Biri olmazsa öbürü de olmaz. Buna siyaset biliminde "dikotomi" denir. Sıcağı ancak soğuk sayesinde, gündüzü ancak gece sayesinde algılayabiliriz. 3) Meclis'e değil Dağ'a inananlar istemeyebilir. “Kürt talepleri parlamentoya yansırsa zayıflarız” diye hesaplarlar. Kaldı ki, Dağ'a İnananlar, doğmalarını ve büyümelerini 12 Eylül mezalimine borçlu olduklarını herkeslerden iyi biliyorlar. Yalnız, şunları da eklemek lazım: Dağ'a... Devamı

Bağımsız Adayların Parlamentoya Girmesi Çok Şey Değiştirir

2007-06-21 12:29:00

Bağımsız Adayların Parlamentoya Girmesi Çok Şey Değiştirir Ahmet İnsel     Bağımsız adaylar seçim gündemine tüm ağırlığıyla girdi. Birçok bölgede seçmenler, sistem partilerinin kendilerine dayattıkları milletvekili adaylarına oy vermeye artık mecbur değiller. Birçok seçim çevresinde, özellikle demokrat, özgürlükçü seçmenlerin, sol sıfatını tekeline alarak, sol değerleri iğfal edenlere kerhen oy verme gibi bir gerekçeleri olmayacak. Ve, "kimse beni temsil etmiyor" diyerek, sandığa gitmemenin ya da boş oy vermenin de gerekçesi kalmayacak. Elbette tüm Türkiye'de, bütün seçim çevrelerinde değil, ancak seçim sisteminin bağımsız bir adayın seçilmesini olanaklı kıldığı yerlerdeki demokrat seçmenlerin ellerinde böyle bir tarihi fırsat var. Diğer seçim çevrelerindeki demokratlar ise bu olası tarihi başarının ortağı olacaklar. Birçok kez belirtildi ama tekrarlamakta yarar var. 12 Eylül rejimi, yüzde 10 gibi son derece ağır bir ulusal baraj yaratarak, sonuçta tek turlu bir çoğunluk sistemini empoze etti. Sistem iki veya üç partinin Meclis'te temsil edilmesini öngörüyor. Barajı geçen partilerin kendilerine verilmeyen oyları gasp edip, boş kalan milletvekillerini aralarında paylaşmalarını örgütlüyor. 2002 seçimlerinde, AKP ve CHP geçerli oy veren seçmenlerin yüzde 45'inin oylarını gasp etti. Ne iktidar partisi ne de muhalefet, dört buçuk yıl boyunca, seçim sisteminin değiştirilmesi yönünde en ufak bir girişimde bulunmadı. Bu baraj rantı koalisyonunu önümüzdeki seçimlerde büyük ihtimalle bağımsız adaylar bozacak. Baraj birçok yerden delindiği için işlevini kaybedecek. Bunun yanında, siyasal rejimin otoriter özüyle uyumlu olan sistem partileri, yasaların ve seçim sisteminin de buna uygun olması sayesinde, milletvekillerinin seçmenler tarafından değil, parti liderleri tarafından seçilmesini artık bir kural haline dönüştürdüler. Özellikle çok sayıda milletvekili çıkarılan seçim bölgelerinde, seçmenlerin oy verdikleri partinin listesinde yer alan m... Devamı

AKP'yi aşmak

2007-04-20 15:07:00

AKP iktidarına karşı, „merkez sol ve merkez sağın, kendi içlerinde ayrı ayrı birleşmesi ya da ‚seçim ittifakı’ yapması ya da sol-sağ ayrımına bakmadan‚ bir araya gelme’ önerileri yapılıyor. AKP’nin dışındaki güçler oturmuşlar, „AKP ye karşı bir seçim ittifakını nasıl oluşturabiliriz?“ diye düşünüyor. Ama „AKP’yi aşan bir hayatı nasıl kurabiliriz?“ demiyorlar. Hatta ittifak önerisi yapılanların bir çoğu, 70 yıllık cumhuriyet tarihinde denenmiş ve bu ülkeye radikal hiçbir katkısı olmayan, ekonomiyi IMF, dış politikayı da ABD ile yönlendiren siyasi erkler. Bunların tümünü bir araya getirseniz, bir etmeyecektir. Çünkü bir ortak özellikleri de, birbirlerini yoketmek üzerine kurulu olmalarıdır. AKP’ye karşı ittifak AKP dışında bir siyasi oluşum arayışında olanların, Uluç Gürkan’ın bir yazısından edindiğim bilgilenmeye göre, „Kemalizm solu-sağı olmayan bir üçüncü yol olarak“ ileri sürülüyor. Ama ne menem bir şeydir ki, bu Kemalizm türü çok olduğu için, herkes kendi kafasına göre bir Kemalizm üretiyor. İşçi Partisi de bunun öncülüğü yapıyor. Diğer yandan Kamuran İnan'ın çok sayıdaki eski DYP ve ANAP milletvekiliyle birlikte oluşturduğu, aralarında İstemihan Talay ve Hüsamettin Özkan ile Hurşit Tolon ve bazı emekli paşaların da bulunduğu Mehmet Haberal'a odaklı ‚Diyalog Grubu’, Yaşar Okuyan'ın Hür Partisi, Saadettin Tantan'ın Yurt Partisi, Mümtaz Soysal’ın Bağımsız Cumhuriyet Partisi’nin bir araya gelmesinden bahsediliyor. Bülent Ecevit'in "demokratik sol, sosyal demokrat ittifak" için önerdiği Yılmaz Büyükerşen’in de, özellikle Diyalog Grubu ve Yaşar Okuyan ile dirsek teması halinde olduğu, güçbirliğinin sol-sağ ayrımı olmadan gerçekleşmesi önermesinden söz ediliyor. Bu arada Bülent Ecevit'in de, rahatsızlanmadan iki gün önce Murat Karayalçın'a, seçim ittifakının sağı da kapsayabileceğinden söz ettiği, nihayet, İlhan Selçuk&#... Devamı

AKP'nin zenginleri

2007-04-20 15:06:00

         ANAP döneminde yaratılan zenginlerin üretim süreci içinde yer aldığını, kazandıkları paranın kaynağının, gayrimeşru da olsa bir kaynağı olduğunu biliyorduk. Bugün AKP’nin zenginlerinin ise zenginliğinin kaynağını bilemiyoruz. Türkiye’de Apel Çelik’in, Fettah Tamince ve benzerlerinin kazandıkları ya da sahip oldukları paranın kaynağı nereden gelmiştir? Bunları bilemiyoruz.          “Zenginin parası, züğürdün çenesini yorar”mış. Ben bir avukat, bir gazeteci olarak kazandığım paranın kaynağını açıklayabilirim. Ama AKP zenginlerinin paralarının kaynağı belli değil. Bir yandan Fetullah Gülen ilişkileri, bir yandan Çeçen örgütlerinin ya da Rusya’nın bağımsızlaşan ülkelerinde sonradan türeyen zenginlerin aktardıkları paralar olduğu konusunda yoğun bir yansıma var. Nedir bu yansıma?          Daha dün henüz beş parasız insanlar, AKP Genel Başkanı ve Başbakan Tayip Erdoğan ile yakın ilişki içinde bulundukları için, bugünün imrenilen zenginleri arasında yer alıyorlar ise, bu zenginliğin kaynağı nedir? İnsanlar bunu soruyorlar. Soruyorlar ama, zenginliğin meşruluğunun kabul edildiği bir ülkede yaşıyoruz.          ANAP döneminde zihnimizde yaratılan zengin kavramı ile bugün yaratılan zengin kavramı arasında farklılıklar var. ANAP döneminde hayali ihracat bile yapmış olsalar da, paralarının kaynağı belli olurken, bugün AKP zenginlerinin kazandıkları paranın kaynağı nedir? Bunu bilen var mı? Varsa beri gelsin.          Antalya’da Hollanda firması adı altında bir şirkete Dokuma Fabrikası’nın sahip olduğu alanı tahsis edenler, bu firmanın Türkiye’nin başkaca hangi yerlerinde tahsisler alıp almadığını merak ediyorlar mı? Ben Dokuma Fabrikası AŞ’nin yönetim kurulu üyesi bir avukat arkadaşıma sordum, “ya biz ... Devamı

19 Mayıs yaklaşırken

2007-04-20 15:04:00

Oğlumun okulu gibi, Türkiye’deki bütün okullar 19 Mayıs törenlerine hazırlanıyor. Faşist Hitler Almanyası’nın stadyumlarda yaptığı gösterinin bir devamı olarak, eskiden bu yana Türkiye’de bütün stadyumlar, her 19 Mayıs’da gençlerimizin yapacağı gösterilere endekslenmiş durumda. Yeni bir heyecan, gençlerin de katıldığı yeni bir perspektif yok. Yapılan törenlerden gençler hoşnut olmadığı gibi, bildik, sıkıcı törenlerin ötesinde, yeni bir tarz sunamıyoruz. Yapılacak tören etkinliklerinin nasıl olması gerektiği konusunda, esasen günün sahibi gençler görüşlerini dile getiremiyorlar. Devlet tarafından hazırlanmış olan program çerçevesinde, gövde gösterisinden ibaret törenlere hazırlanıyorlar. Üzerlerine giydikleri elbiselerde yazılı olan hamasi lafları gençler, kendileri dahi okuyamıyorlar. Bütün gösteriler, tribünde yerini alan protokol çevresine yapılıyor. Gençler sıcağın altında kavrulurken, yöneticiler gençlerin yaptıkları gösteriden gururlanıyorlar. İşte bütün bunlara geçtiğimiz yıllarda bir grup genç, demokratikleşen Türkiye’ye yakışmayan tarzda kutlanan 19 Mayıs kutlamalarının stadyum dışına taşması isteğini dile getirdiler. “Buluşma Forumu” adıyla bir araya gelen gençler, gençlere güven duyulması gerektiğinin altını çizdiler.   Stadyumdan dışarıya 19 Mayıs hazırlıkları nedeniyle okullarına gitmiyorlar. Eğitim durmuş durumda. Milli Eğitim, varsa yoksa 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı hazırlığına endekslenmiş durumda. Toz toprak içinde, gelmezlerse yok yazılma tehditleriyle, derslerini aksatarak hazırlıklara katılıyorlar. Gerçekten de bugün hamaset dolu sözleri stadyumun yeşil sahası ortasında yazan gençler, kendi yazdıkları yazıları dahi okuma fırsatı bulamadan, tribüne doğru gerçekleştirdikleri gösteri de, kendileri bir türlü eğlenemezler ve sıcağın altında mahvolurlar. 2003 yılının 19 Mayıs’ında Buluşma Forumu gençleri, “İşte bu nedenlerden dolayı Atatürk'ün Türkiye gençliğine hediye ettiği 19 Mayıs... Devamı

10 Kasım ve Atatürk

2007-04-20 15:02:00

Peki 10 Kasım’da ne yapacağız? Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümünde Cumhuriyet kutlamalarında olduğu gibi ayrışacak mıyız?          Hiç değilse bir ölümü anmada birleşelim…          Cumhuriyet Meydanı’nda Ata’nın huzurunda herkes yerini almayacak mı?          Kortej geçişleri olmayacağı için, anmalar, her 10 Kasım’da Cumhuriyet Meydanı’nda yapılıyor.          O halde herkes 10 Kasım anma törenlerine bu duyarlılıkla katılmalı ya da bu duyarlılıkla anmalıdır.          Ben anmaların, manevi derinliği hissedildikçe birey ve toplumda anlam ifade ettiğini düşünüyorum. Bunun dışında, baştan savma, görevden yapılan anmaların bir manası yoktur.          Cumhuriyet kutlamalarını da görevden yapanların, bizleri coşkusuzluğa gark ettiklerini yaşıyoruz.          Kişisel olarak bu tür kutlama ve anmaların, protokol düzeyinden çıkartılarak Mustafa Kemal’in akılcı ve pragmatik düşüncelerinin anlaşılması için uğraş verilmesi gerektiğini düşünüyorum.          Mustafa Kemal’i anlamak          Yaşadığımız temel sorun, Mustafa Kemal’i anlamak üzerinedir.          Esasen okumuyoruz. Okusak ne yazar, okumak için elimize aldığımız kitapların sansürlenmekte olduğunu, henüz yeni yeni öğrenmeye başladık.          Öteden beri “resmi tarih” tezine karşı çıkılmasının, resmi kaynakların dışındaki kaynaklardan alıntılar yaparak, bizlere gerçekleri göstermeye çalışanların, ne kadar haklı oldukları gün yüzüne bir bir çıkıyor.          ... Devamı

1 Mayıs

2007-04-20 14:59:00

         Geçtiğimiz günlerde Antalya Emniyet Müdürü sayın Naciye Ekmekçibaşı’nı ART Televizyonu’nda Dursun Gündoğdu ile Oktay Prim’in birlikte hazırlayıp sundukları “Derin Haber” programında sorulara verdiği samimi yanıtlarıyla tanıma fırsatı bulduk. Tam telefona sarılıp katılımda bulunmak istemişken, program aniden sona erdi, anlayamadım. Katılıp da ne söyleyecektim? Sayın Naciye Ekmekçibaşı’nın bir kadın ve aynı zamanda “ana” olmasının Antalya Emniyetine yansıdığından, Antalya Valisi sayın Alaaddin Yüksel ile birlikte Antalya’ya yakışır bir süreci geliştirdiklerine dair düşüncelerimi aktaracaktım.          Sokaklarda zaman zaman, daha henüz ilk gençlik yıllarımı yaşadığım dönemlerde, her emniyete düştüğümde, bana işkence yaparak, görevlerini başarmaya çalışan ve içimde hala kendilerine karşı nefret duygularımı taşıdığım “işkenceci polis”lerimi görüyorum. Çoğu yerde “suçsuz yere” suç yükleme gayreti içinde ve bu nedenle çok acı çekmemize neden oldular. Onlar emekli olmuşlar, el ayak çekmişler; ben gazeteci-avukat olarak bu kentte düşüncelerimi daha bir geliştirerek, olgunlaştırarak sürdürüyorum. Onlar ben ve benim gibi insanlara işkence yaptıkları ile kaldılar, maaşlarını aldılar. “Zaptiye kafası” ile her önüne geleni suçlu gördüler. Evlerine gittiklerinde, kendi çocukları ile bizi bir arada hiçbir zaman düşünemediler, çünkü işleri ayrı, yaşamları ayrı idi.          Demokrasi bilinci          Yıllarca Türkiye’de işkenceyi yaşadık ve bu nedenle de karşı çıktık. Henüz sona ermiş değil ama, yine de önemli adımların atıldığını biliyoruz. Özellikle Avrupa Birliği’ne uyum süreci Devlet bürokrasisi ile polisi ciddi şekilde dönüştürmeye başlamıştır. Bunun en basit örneği, son günlerde Türkiye’de uygulanmay... Devamı